Kuduz



Kuduz, merkezi sinir sistemini ağır şekilde tutan bir zoonoz (insanlara hayvanlardan geçen hastalık). Bugün bile insanlarda ölüme sebep olmaktadır. Etkeni, Rhabdoviruslar grubundan bir RNA'lı virüstür. Kuduz hayvanlarının salyasında bulunur ve genellikle ısırma suretiyle bulaşır. Tabii konakçısı olan vampir (kan emici) yarasanın, yağ dokusu ve tükürük bezinde bulunur. Bu yarasa dışında bütün memelilerde koruyucu tedbirler alınmazsa hemen daima öldürücüdür. Bugüne kadar belirtiler ortaya çıktıktan sonra kurtulan çok az sayıda vaka bildirilmiştir. Ölüm özellikle solunum felci ile olur. Kuduz, şarbon ve tavuk kolerası gibi hastalıklar için aşıyı bulup tatbik eden kişi Pasteur'dür. 1882 senesinde ise mikroskopla dahi görülemeyen kuduz virüsünü keşfetti. Daha sonra kuduz mikrobu verilen tavşanın omuriliğinin kurutulmasından elde edilen maddeyi, kuduz aşısı olarak kullandı. Bu aşı ısırılan kişiye 21 gün tatbik edilir. Hastalığın kuluçka süresi sekiz günden iki yıla kadar değişebilir. Ortalama kırk gündür. Bu devrede kuduz aşısı veya anti serumu yapılırsa hastalık belirti vermeden önlenebilir. Aşının gayesi vücutta çabuk ve yüksek seviyede antikor hasıl edip virüsün nötralize edilmesidir. Klinik belirtiler çıktıktan sonra aşıdan fayda beklenemez. İnsanlara hastalığın bulaşmasında başlıca aracı olan köpekte ilk belirtiler, hayvan evcilse fark edilen huy değişmeleridir. Hayvan alışılmış hareketlerini yapmaz, garip davranışlar içine girer. Ot, tahta, kumaş vb. şeyleri yemeye çalışır, huysuz ve huzursuzdur, çeşitli hayallere dalar ve çevresine saldırır, devamlı koşar, ağzından salyası akar ve dört-beş gün içinde felçler gelişerek ölür.


Hastalığın gelişimi
İlk olay canlı virüsün deri veya mukozalardan vücuda girmesidir. Virüsü önce bu bölgedeki çizgili kas hücrelerinde çoğalır. Bunun ardından sinir uçlarından içeri giren virüs, sinir yolunu takip ederek merkezi sinir sistemine ulaşır. Tecrübi olarak kanda virüs bulunabileceği de gösterilmiştir. Ancak hastalığın teşekkülünde ve yayılmasında bunun pek önemi yoktur. Beyinde hemen sadece gri cevherde çoğalan virüs yeniden otonom sinirler yolu ile tükürük bezleri, böbrek üstü bezi, böbrek, akciğer, karaciğer, iskelet kasları, deri ve kalp gibi diğer organlara ulaşır. Virüsün özellikle tükürük bezine ulaşması hastalığın salya ile bulaşmasını sağlar. Kuluçka süresinin çok farklı olabilmesi vücuda giren virüs sayısına, girdiği yerin merkezi sinir sistemine uzaklığına, tutulan doku miktarına ve kişinin savunma mekanizmalarına bağlı gibi görünmektedir. Hastalığın merkezi sinir sistemine yerleşmesi ile burada kanlanma artar, sinir hücre çekirdekleri harap olmaya başlar ve bu kusurlu sinir hücreleri sahaya hücum eden savunma hücreleri tarafından ortadan kaldırılır. Bölgeye gelen iltihabi hücrelerin artışı ile bir beyin iltihabı meydana gelir. Zamanla klinik tablo da ağırlaşarak ilerler.

Belirtileri
Kuduz bir hayvan tarafından ısırılıp tedavi edilmeyen bir insanda ilk belirtiler kuluçka devri bittikten sonra 1 ila 4 gün sürebilir. Bu belirtiler; ateş, baş ağrısı, ısırık yerinde hassasiyet ve kaşıntı, kırgınlık, halsizlik, boğaz ağrısı, kas ağrıları, kolay yorulma, iştahsızlık, bulantı, kusma ve kuru öksürük olabilir. Duygusal devrede; içine kapanma, her şeyden alınma, gözlerde korku hissi, yüz mimiklerinde değişme, hatıralarla hırçınlaşma gözlenir. Daha sonra huzursuzluk, beş duyuya ait hayaller, kavgacılık, düşüncelerde garip değişmeler, kasılmalar, hava akımından, parlak ışıktan, yüksek sesten, su içmekten hatta görmekten korkma gelişir. Sudan korkmanın sebebi, yutkunma kaslarının şiddetli ağrı vermesidir. Salyasını yutamayan hastanın ağzı köpürür ve sonunda felçlerle ölür.

Teşhis
Hastanın klinik bulgu vermesi halinde hikayesinde kuduz yönünden şüpheli bir hayvan ısırığının bulunması teşhiste yardımcıdır. Ancak mühim olan hasta klinik bulgu vermeden risk altında olup olmadığının tesbit edilmesidir. Çünkü klinik bulguları takiben başlanan tedavinin başarılı olma ihtimali çok azdır. Teşhiste laboratuar bulguları: Komplikasyonlar olmadıkça kan kimyası normaldir. Kanda dolaşan beyaz küre (akyuvar) sayısı hafifçe artar. Ancak normalden (5-7 bin/mm³) 30 bin/mm³'e kadar herhangi bir değerde de olabilir. Her virüs enfeksiyonunda olduğu gibi kesin teşhis şu metodlarla konabilir:
İltihaplı doku ve sıvılardan (beyin, tükürük, beyin-omurilik sıvısı vb.) virüsün izole edilmesi ve gösterilmesi,
Aşısız kişide bir seri serum çalışması ile kuduz virüsüne karşı oluşmuş antikor miktarının dört kat arttığının gösterilmesi,
Virüs bulaşmış dokuda hassas bir metod olan Floresan Antikor Tekniği ile virüs antijeninin gösterilmesi.
Ölen veya öldürülen şüpheli hayvanın beyin dokusundan veya beyin biopsilerinden şu çalışmalar yapılabilir:
Beyin dokusu nümunelerinin fareye enjeksiyonu ile virüs üretme ve izole etme çalışması,
Floresan Antikor Tekniği ile virüs antijeninin gösterilmesi,
Işık veya elektron mikroskobu ile Negri cisimciklerinin aranması.

Tedavi
Tedavinin üç ana prensibi vardır:
Yara tedavisi: Kuduz şüphesi olan hayvan tarafından ısırılan yer hemen ilk fırsatta bol su ve sabunla veya tentürdiyot gibi alkollü dezenfektanlarla yıkanmalıdır. Çünkü kuduz virüsü sabun ve alkole hassastır. Bulunabilirse zefiran veya cetavlon gibi kimyevi dezenfektanlar da faydalıdır. Ayrıca tetanoz aşısı uygulanmalı ve tetanoz için antibiyotik (genel olarak penisilin) kullanılmasına başlanmalıdır.
Pasif bağışıklama: Kuduz antiserumları ile yapılır.
Aktif bağışıklama: Ölü kuduz virüsü aşıları ile yapılır.

Kelebek Etkisi



Kelebek Etkisi, bir sistemin başlangıç verilerindeki ufak değişikliklerin, büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesine verilen isimdir. İsmi, Edward N. Lorenz'in hava durumuyla verdiği örnekten geliyor: Amazon Ormanları'nda bir kelebeğin kanat çırpması, Avrupa'da fırtına kopmasına sebep olabilir.



Kelebek Etkisi'ni 1963 yılında Edward N. Lorenz bilgisayarıyla hava durumuyla ilgili hesaplar yaparken buldu. İlk hesaplamasında 0,506127 sayısını başlangıç verisi olarak kullandı. İkinci hesaplamada ise 0,506 sayısını verdi. İki sayı arasında sadece yaklaşık 1/1000 (binde bir), yani bir kelebeğin kanat çırpmasının yarattığı rüzgarla eşdeğerde fark olmasına rağmen, süreç içinde ikinci hesap birinci hesaba karşın çok farklı neticeler verdi.

Not: Lorenz'in 1963'te yayınlanan orijinal araştırması bir martının kanadını çırpmasının, hava durumunu sonsuza dek değiştireceğinden bahsetmektedir. Daha sonra verdiği konferanslarda Lorenz martıyı daha romantik olan kelebek ile değiştirdi. Ayrıca binde birlik fark ile kelebeğin kanat çırpmasının yarattığı rüzgarın arasında bilimsel bir ilişkinin olduğundan bahsettiğini zannetmiyorum, bu sebeple eşdeğer kelimesi yukarıdaki paragrafta doğru kullanılmamıştır. Aşağıdaki resim, Lorenz diferansiyel denkleminin AB-3 metodu kullanılarak simule edildikten sonra x ve z eksenlerinin birbirine karşı çizilmesi ile elde edilmiştir. Bu sonuç birçok kişi tarafından bir kelebeğe benzetilmektedir.

Katarakt



Katarakt, göz içindeki lensin saydamlığını kaybederek opak bir görünüm alması durumudur.Göz kameraya benzeyen optik bir sistemdir. Dışarıdan gelen ışık ve görüntülerin görme merkezine net olarak ulaşabilmesi için, önce gözün en dış saydam tabakası olan korneada, sonra gözün içindeki lens tabakasında kırılması gerekir. Normal şartlarda bu iki tabaka da saydam yapıdadır. Katarakt göz içindeki lensin saydamlığını kaybederek opak bir görünüm alması durumundadır.



Türleri
Birçok tipi olmakla birlikte, kataraktlar genel olarak 3 ana grup altında incelenebilirler:
Yaşa bağlı kataraktlar
Doğumsal kataraktlar
İkincil kataraktlar: Bazı ilaçların uzun süreli kullanımı (kortizon gibi), darbeler, metobolik hastalıklar (diyabet gibi) sonucunda oluşanlardır.

Ortaya çıkışı
Katarakt en sık yaşa bağlı olarak ortaya çıkar. Bilinen bir sebebi olmamakla birlikte beslenme, ültraviyole ışınları gibi birçok risk faktörü bulunmaktadır. Lensin opaklaşmasının durumuna göre hastalar önceleri uzak ya da yakın görme bozukluğundan şikayet ederler. Opaklaşma arttıkça hem uzak hem de yakın görmeler hastanın sosyal yaşantısını rahatsız edecek şekilde azalır.

Tedavisi
Katarakt tedavisi cerrahidir. Hangi cerrahi teknikle yapılırsa yapılsın şeffaflığını yitiren lens tabakası alınarak yerine suni bir göz içi merceği yerleştirilerek ameliyat yapılır. Göz içine mercek konulmazsa hastalar cerrahi operasyon sonrasında yüksek numaralı gözlük veya kontakt lens kullanmak zorunda kalırlar.

Hipnoz



Hipnoz, yapılandırılmış ortamda, telkine açık derin uyku, trans halidir.



Hipnozun psikoterapide bir tedavi yöntemi olarak kullanılması yönünde ilk çalışmalar Franz Anton Mesmer (1734-1815) tarafından denenmiş olup Mesmer'in hipnotizma uygulamaları hakkında bir de kitabı vardır. Hipnoz, yunanca "uyku" anlamına gelmektedir. Ancak tam olarak bir uyku durumu olduğu söylenemez. Hipnoz sırasında bilinç ile bilinçaltı arasında ince bir çizgide bulunulur ve genellikle hasta, kendisine verilen telkinleri gayet iyi hatırlar. Hipnozda kişiye normal hayatta nefsine hakim olamadığı için reddedeceği şeyler kabul ettirilebilir(sigara, alkol kullanmama vs). Ancak hipnoz halindeyken kişiye ahlak anlayışına uyuşmayan şeylerin telkin edilmesi işe yaramaz. Hipnozun ikinci bir türü ise ilaçlı(enjeksiyonla) hipnozdur, bu yöntem ise çok daha etkili olup genelde sinir hastalarına uygulanır. Çok daha etkilidir, normal hastalara tavsiye edilmez. Hipnozu sadece belirli bir kesim yapabilir: Psikiyatristler(+Tüm doktorlar), diş hekimleri, psikologlar. Bu kesim dışındakilerin hipnoz yapması suç teşkil eder. Bununla birlikte izin verilen kişilerin TV'de gösteri maksatlı hipnoz yapmaları da yasaktır. Hipnozda geçmişe dönme tekniği geri dönülmez sonuçlara yol açabilir, o yüzden uzman olmayan kişiler tarafından bu yöntem kullanılmamalıdır.

Helikopter



Helikopter, dikey kalkış ve iniş yapabilen döner kanatlı bir uçaktır.



Helikopter nasıl uçar
Helikopterler dikey olarak kalkış ve iniş yapabilir ve havada sabit olarak tutunabilirler. Helikopter ve uçakların uçma prensipleri aslında aynıdır. Uçaklarda TUTUNMA kuvveti elde edebilmek için uçak hava içinde hareket ettirilir. Ancak kanat, uçak gövdesine bağlı olduğu için sabit bir yapıdadır. Fakat helikopterlerde kanat sabit değil, hareketlidir. Yani helikopterlerde TAŞIMA kuvveti elde edebilmek için döner kanat yani pervane kullanılır. Pervane iki ya da daha fazla palden meydana gelir. Pervane palinin profili uçak kanadının profili ile aynıdır. Helikopterin motoru palleri döndürür. Paller hava içinde hareket ettikleri için üst yüzeylerinde alçak basınç, alt yüzeylerinde ise, yüksek basınç oluşur. Bu basınç farkı TAŞIMA kuvvetini meydana getirir. Pallerin devir sayısının ve hücum açısının (pallerin havayı karşılama açısı) artması ile bu TAŞIMA kuvvetinin büyüklüğü de artar. Tersi bir durumda ise azalır. Taşıma kuvveti helikopterin ağırlığına eşit olduğunda helikopter havada sabit olarak tutunur. Büyük olduğunda dikey olarak yükselir. Daha az olduğunda ise, dikey olarak alçalır. Pervanenin dönme düzlemi eğildiğinde, yani pervanenin oluşturduğu TAŞIMA kuvvetinin yönü değiştirildiğinde, helikopter ileri - geri ve sağa - sola doğru hareket eder. Böylece helikopterin hava içinde hareket etmesi sağlanır. Pervane sürekli döndüğü için (gövde üzerinde yarattığı moment nedeniyle) helikopterin gövdesini de döndürmeye çalışır. Bunu engellemek için helikopterin kuyruğunda daha küçük olan bir pervane daha kullanılır. Kuyruktaki pervane gövde üzerindeki dönme momentini sönümler. Ayrıca sönümleme miktarı değiştirilerek gövdenin dönüşüde sağlanabilir.

Gök Gürültüsü



Gök gürültüsü, şimşek çakmasının peşinden hızla yer değiştiren havanın hareketinden meydana gelen ses. Yıldırımı meydana getiren çok kuvvetli elektrik akımı, kısa süre içinde çevresindeki havayı şiddetle ısıtır. Bu ısınma sonucu çok ani bir şekilde genleşen hava, hızla daha soğuk havanın bulunduğu yerlere dalar. İşte havanın bu hareketinin meydana getirdiği dalga, gök gürlemesini veya gök gürültüsünü hasıl eder.

Gök gürültüsünün çeşitli sesleri vardır. Ağır ve derinden gelen bir ses, gök gürültüsünün uzaklardan geldiğini gösterir. Çatırtılı gök gürültüsü, yıldırımın birçok kollara ayrıldığında duyulur. Şimşek çakmasından sonra duyulan en kuvvetli sesi, yıldırımın asıl gövdesi; arkadan gelen sesi, ayrıldığı kollar meydana getirir. Ses hızı, ışık hızından çok küçük olduğundan, gök gürültüsü daima şimşek görüldükten sonra duyulur.

Yapılan incelemelere göre, dağlık bölgeler hariç, gök gürültüsünün 30-40 saniyeden fazla sürdüğü pek görülmemiştir. Yapılan tetkiklerde bazı ilim adamlarına göre şimşek ve bunun sonucu gök gürültüsünün meydana gelmesi için elektrik yüklü bulutların uçlarındaki sıcaklığın 28°C'ye yükselmesi gerekmektedir. Bundan başka, bulut içinde buz parçacıkları ve su damlalarının aynı anda mevcut olmaları, şimşeğin akması için gerekli görülmektedir. Böyle bir durumda bulut içinde sıcaklık -20°C olduğu seviye etrafında pozitif elektrik yüklü ve 0°C ile ile 10°C arasında bulunan büyük bir alanda ise negatif elektrik yüklü bir merkez bulunur. Bu merkezler esas elektrik boşalım merkezleri olup, şimşek bu merkezler arasındaki kanalda meydana gelir. Kanalın sıcaklığı bir anda hemen hemen 10.000° C'ye yükselir. Bu ısınma sonunda süratle hacmi genişleyen havadan gürültü olarak dalgalar yayılır.

Gök gürültüsü bazan şimşek mahallinden 64 km uzaklardan, ses dalgalarının aşağı atmosferde kırılmalara uğradığı zamanlarda 16-25 km ötelerden işitilebilir. Buna karşılık bazen 16 km'den çok daha kısa mesafelerden bile işitilmediği olmaktadır. Sesin hızı saniyede yaklaşık 340 metredir. Mesafeyi tahminen bilmek istenirse, bir şimşek çakınca saate bakılır ve dinlenir, birkaç saniye sonra gök gürültüsünü işitirilir. Aradan kaç saniye geçmiş ise onu 340 m/s ile çarpınır; mesela 7 s · 340 m/s = 2380 metredir.

Göbek Bağı



Göbek bağı, memelilerde embriyoyu eteneye bağlayan dokuya verilen isimdir.



Embriyonun kalp atışları, kanı göbek bağındaki (yada göbek kordonu) iki atardamardan etenyeye gönderir; sonra kan göbek bağı toplardamarından geçerek embriyoya geri döner. Bu üç damar, bir ip gibi birbiri üstüne sarılmıştır. İnsanda doğumdan hemen sonra göbek bağı kesilip düğümlenir; yaranın iyileşmesinden sonra yerinde kalan ize göbek yada göbek çukuru adı verilir. Öbür memeliler, göbek bağını ısırarak koparırlar ve salyalarındaki bir enzim, göbek bağının kopmasından sonra kanamasını önler.

Gökkuşağı



Gökkuşağı, güneş ışınlarının yağmur damlaları veya sis bulutlarında yansıması ve kırılmasıyla meydana gelen ve ışık tayfı renklerinin bir yay şeklinde göründüğü meteorolojik olayı.



Gökkuşağında görülen yedi renk; kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert ve mordur. Tipik bir gök kuşağı kırmızı, turuncu, yeşil, mavi ve mordan meydana gelen bir renk sırasına sahip bir veya daha fazla aynı merkezli arklardan ibarettir. En çok rastlanan çeşidi ilkel (birinci) gökkuşağıdır. Bu çeşidin merkez açısı 42° civarındadır ve kırmızı renk dış tarafa, mor renk iç tarafa isabet eder. Bazan ışığı daha zayıf merkez açısı 50° civarında olan tali (ikinci) gökkuşağına da rastlanır. Bunda renk dizilişi diğerinin tersidir. Bunların haricinde sadece dar kırmızı veya kırmızı-yeşil renk bantlarından müteşekkil küçük kuşaklar da görülür ve bunlar birinci gökkuşaklarının iç tarafında ve ikincilerin dış tarafında bulunurlar. Gökkuşakları genellikle güneş ışığında görünmekle beraber, ay ışığı veya suni ışıkta da görünürler. Kuşağın merkezi, gözlemci ve ışık kaynağı aynı doğru üzerindedir. Genellikle de gözlemciye göre ışığın zıt tarafındadırlar. Bundan dolayı gözlemcinin görebileceği en büyük gök kuşağı, yarım çember şeklindedir ve ışık kaynağı ufka yaklaştığı zaman meydana gelir. Fakat gözlemci yer yüzeyinden yukarıda ise daha büyük gök kuşakları görmek mümkün olur. Bundan dolayıdır ki, alçaktan uçan uçaklardan tam bir daire şeklindeki gök kuşakları sık görülür. Gökkuşakları; ışık ışınlarının yağmur damlaları ve sis tanecikleri tarafından kırılması, yansıtılması ve dağıtılması ile meydana gelir. Büyük damlaların meydana getirdiği kuşaklar en parlak ve renk ayrılması en belirgin olanlarıdır. Küçük yağmur damlalarının meydana getirdiği kuşaklar ise daha zayıf daha geniş olurlar. Bunun en tipik örneği sis kuşağı olarak da isimlendirilen ve sis bulutu veya buğusu tarafından meydana getirilen beyaz kuşaklardır.

Gaz Maskesi



Gaz maskesi, zehirli gazlardan korunmak amacıyla kullanılan kişisel aygıt.



Birinci Dünya Savaşı'nda askerlerin gözlerini ve akciğerlerini zehirli gazlardan koruması için bulunan gaz maskeleri günümüzde havadaki çeşitli maddelere (toz, asbest lifleri, buharlaşmış boyalar, vb.) ve kimya sanayisinde çeşitli gazlara karşı kullanılmaktadır. En yaygın kullanılan çeşitlerinden birinde, solunan hava soğurucu bir yatağın (genellikle mangal kömürü) üstündeki elyaf türlerinden oluşan bir filtre yardımıyla süzülerek temizlenir. Ayrıca bir soluk verme borusu ile bir gözlük bölümü vardır. Bazı maskelerin filtrelerinde de temizleyici kimyasal bileşikler kullanılır.

Erozyon



Erozyon, diğer adıyla "toprak aşınımı", toprağın su ve rüzgarın etkisiyle aşınması ve taşınması olayı. Erozyonun başlıca nedeni, toprağın üzerinde bulunan ve aşınmasını önleyen bitki örtüsünün yok olmasıdır. Ayrıca arazi eğimi, toprak yapısı, yıllık yağış miktarı, iklim faktörleri, bitki örtüsü ve insanların yaptığı müdahaleler de erozyon şiddetini belirler. Erozyon, tabiatın normal süreci içinde meydana geliyorsa normal erozyon; insanın tabiattaki toprak, su ve bitki arasındaki dengeyi bozucu nitelikteki müdahaleleri sonucu meydana geliyorsa hızlandırılmış erozyon adını almaktadır. Normal erozyon, genellikle insan müdahalesi olmayan yerlerde görülür ve çok yavaş olarak gelişir. Meraların aşırı derecede otlatılması, ormanların tahrip edilmesi ile daha az korunan toprak, su ile kolayca taşınabilmektedir ve erozyon hızlanmaktadır.


Erozyon çeşitleri
Su erozyonu
Su erozyonu, diğer erozyon çeşitleri içerisinde en yaygın ve en etkili olanıdır. Bunun için, toprak erozyonu denildiğinde akla su erozyonu gelmektedir. Türkiye topraklarının % 86'sında erozyon vardır. Böylece su erozyonunun etkilediği alan 66.9 milyon hektarı bulmaktadır. Yurdumuzdaki önemli can ve mal kayıpları su erozyonu sonucu meydana gelmektedir.
Çığlar
Türkiye'nin aşırı derecede ormansızlaşmış, yükseltisi yurdun diğer kısımlarına oranla daha fazla ve yağışların genel olarak % 45' den sonraki meyilde kar şeklinde düştüğü Kuzey- Kuzeydoğu ve Doğu Anadolu'da çığ olaylarına sıkça rastlanmakta, can ve mal kayıplarına neden olduğu gibi yerleşim yerlerini, yolları, turistik tesisleri ve devlet yatırımlarını tehdit etmektedir. Türkiye'de yalnız 1985 yılından bugüne kadar 233 çığ olayı tespit olunmuş ve bu süre içinde 604 kişi hayatını kaybetmiştir. Çığ, pürüzsüzlüğü olmayan eğimi yüksek kayalık ve otlu satıhlara düşen aşırı kar yağışlarının kaygan satıhtan kopması ile aşağı kısımlara doğru hızını ve miktarını arttırarak meydana gelen bir kar kitlesi akımı olayıdır. Bu kar kitlesi önüne gelen insanların ölümüne neden olabildiği gibi ev, ahır, sınai tesis v.b. gibi yerlere zarar vererek kara ve demiryollarını kapatabilmekte günlerce trafiği aksatabilmekte ve sportif amaçlı gezilerde insan ölümlerine neden olmaktadır.
Rüzgar erozyonu
Rüzgar erozyonu sonucu verimli toprakların kaybı, buharlaşmanın hızlanmasıyla toprak emliliğinin azalması, bitki büyümesinin yavaşlaması, ulaşımın aksaması ve verimin düşmesi olumsuzluklarını ortaya çıkarmaktadır. Taşınan kum ve verimsiz toprak, üretken tarım topraklarını kaplayarak, tarım yapılamaz hale getirmektedir.

Eskrim



Eskrim, kılıçla yapılan bir spordur ve temelini kılıçla dövüş sanatı oluşturur. Eskrimin bir spor dalı olarak gelişmesi, ortaçağda kılıçla yapılan düelloyla yakından ilişkilidir.



Eskrim üç tür silahla yapılır: Flöre, epe ve kılıç (sabr). Bu üç eskrim biçiminin sayı sistemleri aynıdır, ama karşılaşmalarda farklı yönleri vardır. Eskrim özel giysiler içinde yapılır. Tel kafesten bir maske, koruyucu bir yelek, sağlam keten ya da branda bezinden bir ceket ve yumuşak eldivenler giyilir. Bu giysiler eskrimciyi yaralanmalardan korur. Eskrim karşılaşmaları, genişliği 2 metre ve uzunluğu 14 metre olan bir pistte yapılır. Flöre olarak adlandırılan silah, 1,1 metre uzunluğunda, ucunda küçük bir düğme ve çan biçiminde bir koruyucusu bulunan ince bir silahtır. En çok 500 gram ağırlığında olabilir. Eskrimi öğrenmede de flöre kullanılır. Flörenin ucundaki yaylı noktanın rakibin gövdesine bastırılmasıyla sayı kazanılır. Her iki oyuncu da aynı anda bu vuruşu yaparsa, sayıyı hücumda olan kazanır. Vuruşlar yalnızca gövdeye yapılır, kol ve bacaklara ya da başa değen vuruşlar kural dışı sayılır. Karşılaşmalarda eskrimci kısa, hızlı adımlarla ileri-geri hareket eder. Hücum durumundaysa kol, gövde ve bacaklarının hamle denen açılımıyla rakibini dürter. Savunmada ise rakibin hücumunu savuşturarak vuruş hakkı kazanmaya çalışır. Doğrudan yapılan hamleler rakibi tarafından kolayca savuşturulacağı için, eskrimcinin aldatıcı hareketlerle rakibini şaşırtacak hareketler yapması gerekir. Epe, flöreden daha keskin ve ağır bir silahtır. Üçgen kesitli olan epenin ucu üç çatallıdır. Epede vuruşlar yalnızca kılıcın ucuyla yapılır ve vuruşlar giyside iz bırakabilir. Karşılaşma genel düello kurallarıyla yapılır ve özel sınırlamalar yoktur. Rakibin herhangi bir yerine dokunma vuruş sayılır. Aynı anda yapılan vuruşlar iki tarafa da sayı kazandırır. Kılıç, hem dürtme, hem de kesme silahı olarak kullanılır. Düz ve yassı olan kılıcın yarı yuvarlak bir koruyucusu vardır. Rakibin belden yukarısına kılıcın ucuyla ya da kenarlarıyla yapılan vuruşlar sayı kazandırır.

Elektriklenme



Elektrostatikte yalıtkan cisimlerin elektrik yükleri ile yüklenmesi 3 farklı şekilde olabilir

1. Etki ile elektriklenme: Nötr (Yüksüz) bir cisme (-) veya (+) yüklü bir cisim yaklaştırıldığında nötr cismin yük düzeni bozlularak söz gelimi yaklaştırılan cisim (-) yükle yüklü ise nötr cismin yaklaştırılan cisme yakın olan kısmı (+) uzak olan kısmı (-) yüklenir. Bu elektriklenme şekli geçicidir zira elektriklenmeye sebep olan yüklü cisim uzaklaştırıldığında nötr cisim eski durumuna geri döner.

2. Dokunma ile elektriklenme: Bu tip elektrilenme cisimler arasında elektron geçişi bittikten sonra iki cisimde aynı cins yükle yüklenir. Örneğin: Nötr bir cisme (+) yüklü bir cisim dokundurulursa son yük durumunda her ikiside (+) yüklenir. Eğer (+) ve (-) yüklü cisimler birbirine dokundurulursa bakılır; eğer yük miktarları eşitse son durumda her ikiside nötr olur. Eğer (-) miktarı fazlaysa son durumda her ikiside (-), (+)lar fazlaysa son durumda her ikiside (+) yüklü olur.

3. Sürtünme ile elektriklenme: Bu kısımda sürtünen cisimler arasında elektron geçişi olur ve elektron kaybeden (+), kazanan (-) yükle yüklenir. Örneğin (her zaman): Yün kumaş ile ebonit (plastik) çubuk birbirine sürtüldüğünde yün kumaş pozitif, ebonit çubuk negatif yükle yüklenir. Aynı şekilde ipek kumaş ile cam çubuk bir birine sürtüldüğünde ipek kumaş negatif, cam çubuk pozitif yükle yüklenir.

Elektrikli Yılan Balığı



Elektrikli yılan balığı (Electrophorus electricus), Yeni dünya bıçak balıkları takımından elektrik üreten sıradışı bir tür. Bu yetenek hem avlanırken hem de savunma anında kullanılabilir. Elektrikli yılan balığı Güney Amerika'nın kuzey doğusundaki Amazonlar ve Orinoco bölgelerinde, çamurlu ve oksijen bakımından fakir tatlı sularda yaşar.



Elektrikli yılan balığı, adından ve görüntüsünden tahmin edildiği gibi bir yılan balığı olmayıp, yeni dünya bıçak balıkları (Gymnotiformes) takımından sayılır. Asıl yılan balığı gibi silindirik uzun bir vücudu vardır. Anal yüzgeci hemen hemen tüm vücut boyunca ilerler ve kuyruk ucunda son bulur. Sırt- kuyruk ve karın yüzgeci mevcut değildir. Boyu 2.5 metreyi bulabilirken ağırlığı 20 kg'a kadar gelebilir. Geniş, oval ve yassı olan kafası heybetli bir ağız taşır. Renk, griden kahverengimsi boz renge kadar uzanır. Ağız boşluğundaki özel bir kan damarından oksijen alır ve ortalama her on dakikada bir su yüzeyinde hava solur. Vücudunun büyük kısmı, aslında yüksek gerilim salan kaslara dönüşmüş elektrik organları (elektroplax) ile kaplıdır. Bu organlar, herbiri düşük gerilim üreten çok sayıdaki elektrik üreten elementlerden oluşur. Bu aynı, seri olarak bağlanmış bir pil sistemi gibi gerçekleşir. Bir elektrikli yılan balığında 5.000 ile 6.000 arasındaki elektroplax, beraberce 500 voltluk bir gerilim, 500 wattlık elektrik üretebilir. Organlar, avlarını yakalamasına ve savunmaya hizmet ederler. Gerilim, sadece küçük balıkları öldürürken, ayrıca bir insanı da ölümcül olarak yaralayabilecek durumdadır. Alexander von Humboldt'un ünlü Güney Amerika keşif gezisinde tasvir ettiği gibi, elektrikli yılan balığı hatta atları bile öldürebilir. Halkın, balığın çarpmasından korkusu o kadar abartılıydı ki biz ilk üç gün hiç bir şey hissetmedik. Derken rehberimiz atları ve katırları suya getirdi ve avlamaya başladı. Daha beş dakika geçmişti ki iki at boğuldu. 1.6 m boyundaki elektrik balığı atın karnına saldırdı ve onu çarptı. Ancak zamanla eşit olmayan savaşın ateşi düştü ve tükenmiş balıklar dağıldı. Birkaç dakika sonra beş büyük yılan balığımız vardı. Onlarla dört saat boyunca deneyler yaptıktan sonra takip eden günlerde, kas halsizliği, eklem ağrıları ve genel iç bulantısı hissettik. (Not: Humboldt burada özellikle, atların boğulduğunu vurguluyor. Yılan balığının çarpması at için öldürücü olmasa da onu durgun bir suda da boğulabilecek kadar uyuşturuyor.) Elektrik çarpması balığın bulanık suda yön tayinine, kendi sınırlarını belli etmesine ve çiftleşecek partner bulmasına da hizmet eder. Balık bu esnada daha zayıf ve daha yavaş impulslar üretir. Genç yılan balıkları zeminde yaşayan omuriliksizleri yerler. Buna karşın yetişkinler, ağırlıklı olarak yemeden önce öldürdükleri balıklarla beslenirler. Elektrikli yılan balıkları, çiftleşme için partnerlerini, elektrik salınımlarının yardımıyla ararlar. Bu zayıf salınımları mhtemel partner bulanık suda hisseder. Çiftleşme genelde Eylül ile Aralık arasında yer bulur. Erkekler su bitkileri ile yuva kurar, yumurtalara ve sonra da larvalara bekçilik yaparlar. Bunlar, yumurtadan çıktıklarında on santimetre boyundadırlar.

Egzama



Egzama, çeşitli nedenlerden ortaya çıkan ve çeşitli görünümde olabilen deri hastalığı. Başlıca özelliği, kızarık deri üzerinde beliren kabarcıklardır.



Egzama çeşitleri
Kenarlı hebra egzaması
Apış arasında ve uylukta görülen mantar hastalığı. Bir dermatofitondan ( epidermophyton floccosum, Tricadan rubrum, T.interdigatele )ileri gelen kenarlı egzamalar erkeklerde daha sık görülür. Kaba etin iç yüzeyinde, kenarları grintili çıkıntılı, ortası daha soluk, kırmızı lekeler ortaya çıkar. Lekeler bir yan da ya da iki yanda olur, kaşıntılıdır ve kenarları kabarcıklarla sınırlıdır. Mantar ilaçlarıyla tedavi edilir.
Seboreli egzama
Seborenin görüldüğü bögelerde yerleşen kırmızı, pullu, yağlı görnümlü lezyonları içeren deri hastalığı. Seboreli egzama, saçlı deride ve bunun kenarlarında, alında ( seboreli kask ), kaşların üzerinde ya da aralarında, burun-yanak oluklarında, kulak arası girintilerde, kulak yolunda, göğüs kemiğinin orta yerinde (seboreli madalyon) görülür. Bazı egzamamsı ( egzamatit )deri hastalıkları ile sınırları pek belirsizdir. Tedaviden kolaylıkla sonuç alınabilir (indirgenler özellikle yerel kortikoitler) fakat bu egzama tipi bir hastalıktan fazla bir durumu belirtiğinden yinelemeler her zaman olasıdır.

Egzama en sık görülen deri hastalığıdır:
Şekiller ne olursa olsun, üstderide dokusal bir birime her zaman rastlanır:egzoseroz ve sponijoz ( süngerleşme ). Maphigi mukoza cisimcikleri oluşan sıvıyı emer, hücreleri birbirinden ayırır, sonra desmoslarda hücreleri birleştiren bağları koparır ve üsderinin içinde kabarcık oluşmasına yol açar.Böylece egzama birçok evreden geçer:kızarıklık, kabarcıklanma, akıntı ve ( kabarcıklar kuruduktan sonra )parlaklık ve pullanma. Fakat bu evrelerin hepsi birden bulunmayabilir, çoğu zaman bunlardan biri üstün durumdadır.Egzama akut olabileceği gibi ( genellikle akıntılı ve çok kaşıntılı )süreğen de ( kronikleşme ) olabilir.( o zaman daha çok kızarıklık ve pullu, zaman zaman kabarcıklı ve değişik şiddetle kaşıntılı ). Yer yer madeni para biçiminde olabileceği gibi yaygın da olabilir. Bazı yerleşim bölgeleri karakteristiktir. Ellerde disidrozgörünümündedir.Memelerdeki egzama her zaman çift taraflıdır ve çoğu zaman bir uyuz belirtisidir.Memede, bir yanda egzamaya benzer bir deri hastalığı görüldüğünde Paget deri hastalığı akla gelmelidir ( kanser hastalığı ).

Genellikle iki tip egzama vardır:
Edinsel egzama
Edinsel egzama ya bir iç etmene karşı duyarlılıktan ( nispeten ender rastlanır, çünkü iç etmenlerden doğan deri hastalığı çoğunlukla kurdeşen biçiminde ortaya çıkar )ya da bir dış etmene karşı duyarlılıktan gelir.
Temas egzaması
Aslında ayrım kesin değildir, çünkü temas egzamasının ortaya çıkması için genellikle önceden hazırlıklı bir bünye gerekir.Temas egzaması genellikle meme çocuklarında görülen egzama tipidir.3 aylığa doğru ortaya çıkar ve ilk olarak yüzden başlar.Evrim belirsizdir.2 ya da 7 yaşlarında kesin olarak iyileşebildiği gibi, büyük çocuklukta ve yetişkinde yavaş yavaş süreğen hale de gelebilir.Bazen astım gibi başka alrjik hastalıklar buna eşlik edebilir.Temas egzaması sayıca çok fazladır ve çoğunlukla mesleklere bağlıdır.

Egzamayı oluşturan etkenler:
Egzama, zamansız uygulanan bir ilaç yüzünden de ortaya çıkabilir (kükürt, civa, antihistaminikler, sülfamitler,penisilin,vb.ile yapılmış tozlar ya da merhemler) . Ev kadınlarında görülen egzama ( el egzaması )çamaşır suyundaki potasyum bikromata, çeşitli çamaşır sularına, hatta lastik eldivenlere bağlıdır. En sık görülen temas egzamalarından biri kozmetiklerden ve saç boyasından ( para grubu )ileri gelir.Güzellik müstahzarları, özellikle kokulu oldukları zaman, sayısız yüz egzamalarına neden olabilirler.Tırnak cilasının özel bir yeri vardır, tırnaklarda egzama yapmaz, ama göz kapaklarında yapar. Giysilerin yaptığı egzamalar genellikle kauçuktan ve sentetik dokumalardan ileri gelir ( oysa, aslı nedeni boyadır, özellikle siyah,mavi ve yeşil renkli boyalar, yoksa hep söylendiği gibi kumaş değil ).Boyundaki egzama çoğunlukla yüksek yakalı hırka giyilmesinden ileri gelir.Ayak egzaması ayakkabıdan ileri gelebilir ( deri boya, cila ya da yapıştırıcı ).Madenler ( özellikle nikel ) bir temas egzamasına neden olabilir ( saat bileziği, zincir vb. ).Deri testleri bazen temas egzamasının nedenini ortaya çıkarabilir. Enfeksiyon egzamaları mikrop ya da mantar kökenlidir.Ama enfeksiyon mu egzamaya neden olmuştur, yoksa enfeksiyon mikrop kapan egzamanın mı sonucudur, kestirmek zordur.

Atopik Egzama
Atopik ekzema, atopik dermatit döküntü ve kaşıntıya neden olan kronik ve alevlenmelerle seyreden bir deri hastalığıdir. Genellikle ailesinde astım, alerjik rinit gibi atopi (alerji) öyküsü bulunan kişilerde görülür. Atopik dermatit sıklığı giderek artmakta olan bir deri hastalığıdir. Günümüzde hemen hemen her 5 çocuktan birinde görüldügü belirtilmiştir. Hastalık genellikle yaşamın ilk yılında ortaya çıkar ve yeni tanı konan olguların %50’si 12 aylıktan küçük bebeklerdir. Atopik dermatit küçük çocuklarda daha sık görülen kronik bir hastalık olmasına karşın her yaştan hastayı etkileyebilir. Atopik dermatit bulaşıcı değildir.

Tedavisi
Akut evrede eski ilaçlar halen değerini yitirmemiştir; ihlamur ile ıslatmalar, suyla tutulmuş hamur ya da bezoini olmayan taze domuz yağıyla hazırlanmış hamur kompresleri, ellerde önemli bir akıntı varsa %2 gümüş nitrat eriyiği sürme.Pullanma evresinde indirgenler ( ihtiyol, katran )kullanılır.Yerel kullanılan kortikoidler çok büyük yarar sağlar ( kıllı bölge ya da kıvrımlarında losyonlar, ıslak bögelerde kremler, kuru bölgelerde merhemler ),ama yüzde, flüorlu olmayanları yalnız kısa sürelerde ve çok büyük ihtiyatla kullanılmalıdır. Genel tadavi, özgü olsun olmasın duyarsızlaştırmayı öngörür. Antihistaminikler, özellikle kaşıntıya karşı çok yararlıdır.Genel kortizon tedavisinde ağır olgularda başvurulur, tedavi kesildikten sonra çoğunlukla hastalık yine tekrarlar.Bazı kaplıcalarda yapılan banyolar yararlı olabilir.

Dövme



Dövme, insan derisi üzerine yapılan işaret ve desenlere denir. Dövme yapımında değişik yöntemler kullanılır. Bir tür dövmede sivri uçlu kemik, boynuz ya da çelik iğne deriye hafifçe batırılır ve açılan dilekler boyayla doldurulur. Açılan deliklerden boyaya batırılmış iplik geçirilerek de dövme yapılabilir.



Hintliler, Japonlar, Amerika Yerlileri ve Afrika'daki bazı kabileler dövmeyi bir süs olarak yaparlar. Bazı topluluklarda dövmenin hastalıklara ve kötülüklere karşı koruyucu olduğu inancı da yaygındır. Bazı toplumlarda dövmenin yapılış amaçlarından biri de kişinin ait olduğu grubu belirtmek ya da yaşadığı topluluk içindeki konumunu göstermektir.

Dövme yapma geleneği hayli eskidir. İÖ 2000'lerde Eski Mısır toplumunda dövmenin yapıldığı mumyalardan anlaşılmıştır. Mısırlıların dışında Britonların, Galyalıların ve Trakların da dövmeleri vardı. Eski Yunanlılar ve Romalılar, "barbarlara özgü bir uğraş" saydıkları dövmeyi suçlulara ile kölelere yaparlardı. Hıristiyanlık inancında dövme yasaklanmıştı. Buna karşın ilk Hıristiyanlar, bedenlerine Hz. İsa'nın adını ya da haç desenleri taşıyan dövmeler yaptırmışlardır. Aradan yüzyıllar geçince Avrupalılar dövmeyi unuttular. 18. yüzyıl sonlarında denizaşırı gezilerde Amerika Yerlilerinde ve Polinezyalılarda dövmeyle yeniden karşılaştılar. Avrupa dilleri, dövme karşılığı olan tattoo sözcüğünü Tahiti dilindeki tautau’dan almıştır. Dövme 20. yüzyılın başlarından sonra, özellikle denizciler arasında yaygınlık kazandı. Romantik duyguları, yurtseverliği ya da dindarlığı belirtmek amacıyla dövme yaygın olarak kullanıldı ve günümüzde de kullanılmaktadır. Ama hijyene önem verilmediği ve AIDS gibi bazı hastalıkları bulaştırdığı gerekçesiyle dövme yapmaya yasal sınırlamalar getirilmiştir.

Dama



Dama iki kişinin karşı karşıya oynadığı bir oyundur. Dama bir satranç tahtası üzerindeki karelerden oluşan bir alanda oynanır. Her oyuncunun toplam 16 taşı bulunmaktadır. Satrancın aksine bütün taşlar aynı biçimde hareket eder ve tek kare sağa, sola ya da ileri gider. Herhangi bir oyuncunun taşı diğer oyuncunun savunmasını geçip sekizinci sıraya ulaşırsa o taş dama olur ve bu andan itibaren birden fazla kare ilerleyebilir, ayrıca damaya çıkmış taşlar diğer taşların aksine geriye de gidebilir. Taşlar birbirinin üzerinden atlayarak birbirlerini yerler. Rakibinin bütün taşlarını yiyen oyuncu oyunu kazanır. Eğer her iki tarafın da birer taşı kalmışsa, hamle sırası kendinde olan oyuncu oyunu berabere ilan edebilir.



Türkiye'de genellikle tavlaların dış yüzeylerinde düz olarak oynanan oyun, yurtdışında çapraz olarak oynanır.

Deja Vu



Deja vu yaşanmış bir anın tekrar yaşıyormuşçasına kapılınan hislerdir. Fransızca; déja: "daha önceden" ve voir: "görmek" fiilinin geçmiş zamanda çekimi olan "vu" nun birleşimidir (dejavü okunur). Türkçeye tam olarak çevirilirse "daha önceden gördüm" anlamındadır.

Beynin yorgunluk veya başka sebeplerden dolayı, bir görüntü, ses, veya bunun gibi içeri giren herhangi bir şey giriş (öğrenilme) anı sırasında farkedilmez, beyin onu bir anda içeride buluverir. Bu da hatırlama gibi bir histir, çünkü ne zamandan beri o anı'nın orda olduğu bilinmez bu durum kendini deja vu olarak gösterir.

Başka bir yorumu, beynin sağ lobu ile sol lobunun milisaniyeden daha küçük bir zaman farkı ile çalışmasıdır. Bir taraf diğer taraftan önce algıladığı için, geç algılayan taraf bu olayı daha önce yaşamış gibi olur. Sinir aksonlarındaki minik bir sapmadan kaynaklanır.

Deja vu nun tersi Jamais-vu dur. Bu durumda insanlar tanıdığı bir çevrede yabancılık çekebilirler. Deja vu ya benzer sebeplerle ortaya çıkar.

Araştırmalara göre insanların %50 den fazlası hayatlarında en az bir kere Deja vu olayını yaşamıştır.

İnsanların çoğu bir süre sonra son olarak ne zaman Deja vu yaşadığını unutur.

Burun



Burun, anatomik olarak, yüz üzerinde alınla üst dudak arasında bulunan, dışa çıkıntılı, iki delikli koklama ve solunum organıdır.



Yapısı ve Görevleri
Memelilerde
Birçok memelide burun burun kıllarına da evsahipliği yapar ki bu kıllar havadaki küçük zerreleri tutarak bu zerrelerin akciğerlere ulaşmasını önler. Burnun içinde ve arkasında olfaktör mukoza ve sinüsler bulunur. Burun boşluğunun ardından, hava yutaktan geçer ve buradan da solunum sisteminin geri kalan kısımlarına doğru ilerler.

Havayı Solunuma Hazırlaması
Burun aynı zamanda solunum için alınan havayı, solunumun normal bir şekilde ve tehlikesizce yapılabilmesi için, belli filtre eder, ısıtır ve nemlendirir. Alınan havanın filtre edilmesi yani süzülmesi, burun kılları ve mukoz yüzey sayesinde gerçekleşir. Solunum havası konkalar yardımıyla ısıtılır. Havanın nemlendirilmesi ise mukoz bezlerin salgıları sayesinde olur.

Koku
Birçok memelide, burun ana koklama (koku alma) organıdır. Hayvanlar burunlarını çektiklerinde hava burun boyunca ilerler ve burun boşluğun konkalarından geçer. Bu müdahale sonucu oluşan türbilans havayı yavaşlatır ve olfaktör epitele doğru yöneltir. Olfaktör epitel yüzeyinde, hava ile taşınan koku molekülleri olfaktör reseptör nöronlarıyla temasa geçer ve bunlar beyinde molekülün özelliklerini elektrik sinyallerine dönüştürürler.

Tat Duyusuyla İlişkisi
Tat duyusunun daha iyi bir şekilde algılanabilemesi için koku önemlidir. Nitekim koku fonksiyonlarında sorun olduğu zamanlar tat duyusunun algısında da yetersizlik görülür. Yine güzel kokular tat duygusunu olumlu yönde etkilerler, nitekim bu nedenle yiyeceklerin tatlarının yanı sıra kokularına da büyük önem verilir.

Buz Hokeyi



Buz Hokeyi adından da anlaşılacağı gibi buzun üzerinde iki takımla oynanan bir spordur/oyundur. Oyuncular buz patenleri giyip hokey spalarıyla diski buzun üzerinde vurur veya pas atarlar. Oyuncular diski ağa atarak sayı bulurlar. Takımda altı oyuncu molasız oynar aslen bir takımda 20'den fazla oyuncu vardır. Bir oyuncu kuralları ihlal ederse hakem ceza olarak takımı bir süreliğine 5 kişiyle oynatır.



Buz hokeyi konusunda Kanada, Rusya, İsveç, Finlandiya, Çek Cumhuriyeti, Amerika Birleşik Devletleri ve Slovakya hakimdir. Dünyadaki en iyi oyuncuların çoğu NHL'dendir (Ulusal Hokey Ligi). Yılın sonunda Stanley Kupası'nı kazanmaya çalışırlar. Kuzey Amerika'da kadınlar Bayanlar Ulusal Hokey Ligi ve Bayanlar Batı Hokey Ligi'nde oynar. Kuzey Amerika ve Avrupa'da erkekler hokeyi kadınlar hokeyinden daha popülerdir. Olimpiyatlarda hokey hem kadınlar hem d erkekler tarafından oynanır. Buz hokeyi 19. yüzyılda Kanada'da başlamıştır.

Bronzlaşma



Bronzlaşma , güneşten (yada solaryum) kaynaklanan ultraviyole ışık ile deri renginin (özellikle açık ciltlerin) doğal bir fizyolojik cevap ile kararmasıdır. Güneşte fazla kalmak ile güneşlenilen bölgede güneş yanığı da oluşabilir.



Derinin koyulaşması, ultraviyole ışığa maruz bırakılan deri hücreleri içine melanin pigmentinin salınımı veya miktarının artması ile olur. Melanin, melanosit denen hücrelerce üretilir ve vücudu fazla güneş ışınlarından korurur.

Ultraviyole türleri ve etkileri
Bronzalaşmaya neden olan ultraviyole frekansları genellikle UVA ve UVB oarak ayrılır.

UVB
Yeni melaninin yapımını uyarır ve cilte salınımını sağlar.
DNA bantlarına ciddi hasar verir.
Ben oluşmasına ve bazı cilt kanseri tiplerine (melenoma haric) neden olur.
Cildin yaşlanmasına neden olur. (UVA'den çok daha az olmak üzere)
D Vitamininin oluşumunu uyararak, hastalıklara ve ironik olarak cilt ve diğer kanserlere karşı korur.
UVA'dan daha kolay güneş yanığına yol açar, ancak ölçülü dozu sağlıklı olabilir.
Hemen hemen tüm güneş koruyucuları ile engellenir.

UVA
Melanositlerde daha önceden üretilmiş olan melaninin salınımı sağlar.
Cildin hızlı yaşlanmasına neden olur.
UVB'ye kıyasla daha az kansere neden olduğu düşünülmekle birlikte diğer cilt kanserlerinden daha tehlikeli olan melanoma neden olur.
Birçok güneş koruyucu tarafından engellenememektedir ancak giysi ile bir miktar engellenebilir. UVB'ye kıyasla sezon ve gün boyu daha istikrarlı bir seviyede bulunur.

Yararları
İnsanların istatistik olarak yeterli güneş ışığı alamaya bağlı D vitamini eksikliği yüzünden, melonomların açtığı sorunlara kıyasla çok daha fazla sorun yaşadığı bilinmektedir. Ancak açık ciltlilerin günde bir-iki dakika yaz güneşine maruz kalmaları ve kısında D vitamini ekli süt yada vitamin almaları ile bu durum önlenebilir.

Güneş ışığı, insan psikolojisi üzerindeki olumlu etkileri vardır. Güneş ışığının az olduğu kış dönemlerinde intihar sıklığı da artmaktadır.

Güneş ışığı kısa dönemlde akneleri iyileştirmeyi yada gizlemeyi sağlasa da araştırmalar uzun süreli maruz kalmalarda akneyi şiddetlendirmektedir.

Bağırsak



Bağırsak, gastrointestinal kanalın mide ile anüs arasındaki kısmıdır ve insanlarda ve diğer memelilerde iki ana kısımdan oluşur: ince bağırsak ve kalın bağırsak.
İnsanlarda ince bağırsak üç kısma ayrılır:
duodenum,
jejunum,
ileum.
İnsanlarda kalın bağırsak da üç kısma ayrılır:
çekum,
kolon,
rektüm.

Vücudun gıdadan besinlerin çıkarımı ve emiliminden sorumlu kısmı bağırsaktır. Mide'nin görevi büyük oranda gıda moleküllerinin besinlere parçalanmasıyken, bağırsak bu besinlerin kana girmesini sağlar. İnce bağırsak kıvrımlı bir yüzey yapısına sahiptir ki bu besinlerin bağırsak duvarından difüzyonu ve böylece de emilimi için uygun olan yüzey alanını arttır. Bu mikroskopik kıvrımlara mikrovilli denir. Yetişkin bir insanın ince bağırsağı, ortalama olarak, yaklaşık yedi metre uzunluğundadır.

Kalın bağırsak veya kolon birkaç çeşit bakteriye ev sahipliği yapmaktadır; bunlar insan vücudunun kendi kendine yok edemeyeceği moleküllerle ilgilenirler. Bu bir simbiyoz örneğidir. Bu bakteriler aynı zamanda bağırsakta(ki) gas üretiminin de nedenidirler. Kalın bağırsak ince bağırsağa oranla daha kısadır ve su reabsorpsiyonu ile kuru dışkıyı üretir.

Beyzbol



Beyzbol, ABD'nin ulusal sporu sayılır ve iki takım arasında oynanır. Takımlar dokuzar oyuncudan oluşur ve oyunun amacı, daha fazla sayı turu yapmaktır. Beyzbol, bir tahta sopa ve deri eldivenlerle oynanır. At derisiyle kaplı beyzbol topunun çevresi 23 cm’dir ve ağırlığı 142-149 gr arasında değişir. Beyzbol sopası ise en çok 107 santimetre uzunluğunda, en çok 7 santimetre çapında olabilir.



Oyun alanı
Oyun alanı üç metre yüksekliğinde bir çitle çevrilidir. Alan iç alan ve dış alan olarak ikiye ayrılır. İç alan, kare biçimindedir ve kenarları yaklaşık 27 metredir. Karenin dört köşesi de birer kale’dir ve bu kalelerden biri sayı kalesi'dir. Kaleler, sayı kalesinden sonra saatin ters yönünde 1’den 3’e kadar numaralanır. İç alanın ortasında, sayı kalesinin yaklaşık 18 metre uzağında fırlatıcı tümseği yer alır.

Sayı kalesinde beyaz plastikten beş gözlü bir plaka, öbür kalelerde küçük birer yastık bulunur. İç alanın sayı kalesinde bitişen iki kenarı ve bunların uzantıları, faul çizgisi olarak adlandırılır. Bu iki faul çizgisinin iç alan dışındaki bölümü dış alan, faul çizgileri ile çevre çitleri arasındaki alan da ceza alanıdır. İç alanın boyutları kesin olarak belirlenmiş olmasına karşın, dış alan ve ceza alanın ölçüleri değişir. Ama genel olarak faul çizgilerinin uzunluğu 100 metreden, dış alanın sayı kalesine en uzak noktasının uzaklığı 123 metreden az olamaz. Kalelerin, fırlatma tümseğinin ve kaleler arasındaki yolların dışındaki bütün alan çimle kaplıdır.

Beyzbol, her biri bir kale çevresinde yer alan dört hakem yönetiminde oynanır. Oyuncular vücudu saran bir forma, kalın çoraplar ve çivili özel ayakkabılar giyer, koruyucu başlık takarlar. Çim olmayan yapay yüzeyli alanlarda ise lastik ayakkabı giyilir.

Kurallar
Beyzbol genellikle dokuz devre olarak oynanır. Her iki takım da her devrede bir savunma ve bir hücum hakkı kullanır. Hücumdaki takımın oyuncularının her birine bir vuruş hakkı verilir. Oyun, konuk takım hücum durumunda, öbür takım savunma durumundayken başlar. Savunmadaki takımın oyuncuları farklı noktalarda değişik görevler üstlenirler. Fırlatıcı fırlatıcı tümseğinde, yakalayıcı sayı kalesinin arkasında, üç kale bekçisi üç kalenin çevresinde, bir kısa top yakalayıcı iç alanın hemen dışında ve üç dış alan oyuncusu dış alanda yer alır.

Hücumdaki takımın her oyuncusu sırayla sayı kalesine gelir ve fırlatıcı tümseğinden fırlatıcının sayı kalesinin arkasında duran yakalayıcıya attığı topa sopayla vurmaya çalışırlar. Fırlatıcının atışının, vuruş alanı içinden geçen, geçerli bir atış olup olmadığına sayı kalesinin arkasındaki hakem karar verir. Fırlatıcı dört geçersiz atış yaparsa, vurucuya birinci kaleye yürüme hakkı vermiş olur. Eğer bir vurucu, üç kez geçerli atışa vuramazsa, vurduğu topu karşı takımın yakalayıcısı havada yakalarsa ya da vurduğu topu ceza alanına düşürürse oyun dışı kalır. Üç oyuncusu oyun dışı kalan takım hücum hakkını kaybeder ve savunma konumuna geçer. İki takım da vuruş hakkını tamamlayınca devre tamamlanır.

Vurucu, topa isabetli bir vuruş yaptığında birinci kaleye koşar. Savunma konumundaki karşı takımın oyuncularının topu alıp kale bekçilerine ulaştırmasına kadar geçen sürede öbür kaleleri de dolaşarak sayı kalesine dönebilir. Vurucu bu durumda sayı turunu tamamlamış olur. İsabetli bir vuruştan sonra bir kaleye ulaşabilen vurucu, koşucu olarak adlandırılır. Sayı turunu tamamlayamadan aradaki kalelerden birinde kalan koşucunun, ya kendinden sonraki vurucunun isabetli vuruşuyla ortaya çıkan koşma süresinde ya da herhangi bir anda, kale bekçilerini atlatarak bir sonraki kaleye koşması ve sayı turunu tamamlaması gerekir. Ama bir kalede aynı anda ancak bir koşucu bulunabilir. Koşucu iki kale arasında koşarken, top kale bekçisine ulaştırılırsa ya da topu taşıyan bir savunma oyuncusu koşucuyu yakalarsa, koşucu oyun dışı kalır.

Eğer vurucu iyi bir vuruşla topu çitlerin dışına gönderirse, buna sayı turu vurmak denir. Sayı turu vuran oyuncu, yakalanması söz konusu olmadan, kalelerden geçerek sayı turunu tamamlar. Sayı turu vurulduğu zaman eğer kalelerde koşucular varsa, onlar da sayı turunu tamamlarlar.

Özel beceriler
Beyzbole yeni başlayan biri için yer seçimi, daha iyi kullandığı ele bağlı olarak yapılır. Eğer oyuncu topu sağ eliyle atıyorsa, alandaki her görevi üstlenebilir. Ama solak bir oyuncu, birinci kale bekçisi, fırlatıcı ya da dış alan oyuncusu olmaya daha yatkındır. Hızlı koşan oyuncular ise, daha geniş bir alanı denetleyen kısa top yakalayıcısı, ikinci kale bekçisi ya da dış alan oyuncusu olarak görevlendirilirler. Hem çevik, hem de topu yakalamakta usta olan kişiler iç alan oyuncuları olurlar. Ama bütün oyuncuların da kollarının güçlü olması gerekir.

İyi bir fırlatıcı, topu hemen her zaman vuruş alanının “orta”sına değil, köşelerine göndermeye çalışır. Fırlatıcının önemli bir görevi de, rakip takımın vurucusunu inceleyerek, onun zayıf yanlarını keşfetmektir. Her fırlatmayı aynı hareketle yapmak önemlidir. Fırlatıcının topu olabildiğince omzu ve bedeniyle fırlatması gerekir. Tüm yükü kollarına vermesi doğru değildir. Çeşitli düzeylerdeki beyzbol liglerinde gençler, usta eğiticiler denetiminde oyunu öğrenir ve yeteneklerini geliştirirler. Birçok ünlü beyzbol oyuncusu, oyunculuk yaşamına küçük yaşta bu liglerde başlamıştır.

Küçük lig beyzbolü 9-12 yaşlarındaki çocuklar arasında düzenlenir. Bu yaşlardaki çocuklar beyzbolü, kendi beden ölçüleri ve güçlerine uygun koşullarda, boyutları küçültülmüş alanlarda oynarlar. Çocuk liglerinin donanımı, devre sayısı, alanın boyutları ve kaleler arasındaki uzaklık normal alandan farklıdır.

Oyunun tarihi
Beyzbolün kökeni kesin olarak bilinmemektedir. 18. yüzyılda oynanan rounders adlı bir İngiliz oyunundan geliştirildiği sanılır. Beyzbolün kriket oyunundan kaynaklanmış olabileceğini ileri sürenler de vardır.

ABD’de 1846'da New Jersey'de yapılan beyzbol maçı, örgütlü beyzbolun ilk maçı kabul edilir. Beyzbol zamanla yaygınlaştı ve profesyonel olarak oynanmaya başladı. 1871'de Ulusal Profesyonel Beyzbol Oyuncuları Birliği kuruldu. Bu birlik, 1876'da Profesyonel Beyzbol Kulüpleri Ulusal Ligi adını aldı. 1901'de de Amerikan Ligi kuruldu ve bu iki ligin şampiyonları, ilk kez 1903'te karşılaştı. 1905'ten bu yana her yıl iki ligin şampiyonları Dünya Serileri maçında karşılaşır ve beyzbol sezonu böylece sona erer.

Bermuda Şeytan Üçgeni





Bermuda Şeytan Üçgeni bulunduğu bölgede başlı başına bir muamma olgusu olmuştur. O bölgede şimdiye kadar sayısını kimsenin bilmediği kadar fazla kayıp vakası yaşanmıştır ve bunlardan geriye tek bir iz bile kalmamıştır. Kimsenin açıklama getiremediği bu esrarengiz fenomen, içinde bilim adamlarının da bulunduğu pek çok insan tarafından "doğaüstü bir takım güçlerin yaptırımı" olarak algılandı ve öyle lanse edildi. Bu açıklamalar arasında kayıp kıta Atlantis'in orada bulunup (bu düşünceyle paralel olarak Atlas okyanusu ismini almıştır.) Kayıp Kıta'nın hiçbir zaman anlaşılamayan teknolojik ve manyetik kayıp aygıtlarından birinin etkisinden veya o bölgenin defalarca Dünya dışı varlıkların ziyaretlerinde orada yarattıkları manyetik alanın bir etkisi olduğu, hatta Kristof Kolomb'un bile tuttuğu günlüklerde, o bölgede gökyüzünde uçan tanımlamaz cisimlerden bahsedildiği iddia edilmiştir. Bu esrarengiz üçgen ile ilgili olarak yapılan son iddia ise uzun yıllardır devam eden araştırmaların birkaç yıl önce bir sonuç verdiğinin iddia edilmesi ile ortaya çıktı . Bu son iddia ya göre tüm bu gizemli olaylar aslında basit bir doğal gaz cilvesi idi . Yer altından fışkıran doğal gazlar, sadece yüksek kara parçalarından değil, deniz ve okyanus tabanlarından da çıkarlar. Çünkü deniz tabanları da üstü suyla kaplanmış alçak kara parcalarıdır. Ancak, okyanusların derinliklerindeki bölgelerden çıkmak isteyen doğal gazlar, oradaki çok dusuk ısının da etkisiyle katı hâle dönüşürler ve "hidrat" denilen beyaz ve tebeşirimsi bir madde haline gelirler. Çok derinlere dalabilen robot kameralarının bu bölgedeki karbeyaz okyanus tabanını ve bazı gemi enkazlarinı resimlemesinden sonra konuya şu bilimsel açıklama getirilmiştir: Bu bölge, Gulf Stream denilen sıcak su akıntısının da geçtiği yerdir. Tabanın bazen ısınması yüzünden, bu "tebeşir gazlar" erir ve sudan hafif oldukları için yüzeye doğru yükselirler. O anda, tabandan yüzeye kadar bir boşluk(girdap-vakum) oluşur ve okyanus adeta delinir. O sırada oradan geçen ne varsa, derin bir kuyuya düşer gibi hızla okyanusun dibini boylar. Çünkü, gazın kaldırma kuvveti gemileri taşıyacak güce sahip değildir. Gazın yükselmesi sona erince boşluk tekrar suyla dolar ve geride hiç bir iz kalmadan kocaman gemiler kilometrelerce derine gömülmüş olurlar. Uçakların düşerek kaybolması ise gene aynı sebeptendir. Yüzeye çıkan doğal gazlar, havadan da hafif oldukları için yükselmeye devam ederler. Bu kez vakum, bölgenin üzerindeki atmosferde oluşur. Oradan tesadüfen geçen bir uçak hemen irtifa kaybeder ve motorları durur. Çünkü, motorlardaki benzinin yanması için oksijene ihtiyaç vardır ve o boşlukta hava olmadığı için oksijen de olmaz. Böylece uçak da, hızla okyanus tabanına doğru dolunun her daim boşa akması gibi çekilir. Tabi tüm bunlar birer iddiadan -en azından şimdilik- öteye gidemiyor, ama Bermuda Şeytan Üçgeni sırrını uzun bir süre daha saklamaya devam edecek gibi görünüyor.

Ay Tutulması



Ay kendi yörüngesinde dolanırken, kimi zaman Dünya'nın gölgesine girer. Buna Ay tululması denir. Ay tutulması, dolunay zamanında ve ayın düğüm noktalarına yakın olması durumunda meydana gelir. Ayın dünyanın gölgesine girmesi ile güneşten aldığı parlaklığı kaybetmesi neticesinde görülür. Güneş karşı düğüm noktasında veya ona yakın olmalıdır. Bu şartlar altında dünyanın gölgesi aya düşer. Bu 1.360.000 km uzanan gölge konisi ay uzaklığından yaklaşık 8800 km geniştir. Ay saatte 3456 km hareket ettiği için, ortalama ay tutulmasının zamanı yaklaşık 40 dakika ile bir saat arasında değişir. Ay tutulması, yeryüzünün ayın ufuk çizgisinin üzerinde olduğu herhangi bir bölgesinden gözlenebilir.



Aya karşı olan dünya yüzeyine çarpan güneş ışınları dünyanın atmosferi tarafından kırıldığı için, ay tutulmasında ay tamamen kaybolmaz. Dünya etrafında kırılan ışıklarda mavi renk yutulduğu ve kırmızı renk yansıtıldığı için, dünyanın gölgesi kırmızı renkte görülür. Bu zayıf ışık kalıntıları görünürlüğü mahalli atmosferik şartlara bağlı olarak ay'ı tuhaf bir bakır renginde ortaya çıkarır.
Dünya, ay ve güneşin bazı değişik durumları kısmi ay tutulmasını sağlar. Bu durumlarda ayın üzerine dünyanın tam gölgesi değil, kısmi gölgesi düşer.

Ay tutulması genellikle yılda iki kere ortaya çıkar. Bazı özel durumlarda ay tutulmasının hiç ortaya çıkmadığı veya üç defa ortaya çıktığı da olabilir.

Akciğer



Akciğer, hava soluyan omurgalılardaki temel solunum organıdır. Ana görevi atmosferdeki oksijeni kan dolaşımına nakletmek ve kan dolaşımındaki karbondioksiti atmosfere çıkartmaktır. Bu görev, gaz değişiminin vuku bulduğu milyonlarca küçük, müstesna biçimde çok ince duvarlı hava kesecikleri oluşturan özelleşmiş hücrelerin mozaiği sayesinde gerçekleşir. Akciğerlerin solunumla ilgili olmayan görevleri de vardır.



Akciğer ile ilgili tıbbi terimler genellikle pulmo- ile başlar; bu Latince pulmonarius, "akciğerlerin", sözcüğünden gelmektedir ki bu sözcük de Yunanca pleumon yani "akciğer" ile akrabadır.

Akapunktur





Akupunktur, vücudun kimi noktalarına çok ince uçlu özel iğneler batırılarak yapılan tedavi. Çin'deki uygulaması çok eskilere dayanır. İlk olarak Dabry (1853) ve Morant (1927) tarafından Batı'ya tanıtıldı. Akupunktur tedavisi, ciltteki belirli noktalarla organlar arasındaki bağıntıları temel alır. Ancak nasıl bir fizyolojik temele dayandığı kesin olarak bilinmemektedir. Günümüzde genellikle bir anestezi yöntemi olarak ve belirli alanlarda da tedavi amacıyla uygulanmaktadır.

Akordiyon



Akordiyon, bir körüğü harekete geçirmekle yaratılan hava akımının etkilediği serbest metal dillerinin titreşmesiyle ses çıkaran havalı çalgıdır.



Bir ya da iki kılavuz ile bir körükten oluşan akordiyonda, serbest metal dillerin titreşmesi, klavyenin tuşlarına basmakla sağlanır.

Akordiyon, 1829'da Viyanalı bir org yapımcısı tarafından tek klavyeli (üstünde sağ el tuşlarının bulunduğu) olarak yapılmış sol el tuşları 1829'da eklenmiş, 1940'ta daha da geliştirilerek "konser akordiyonu" yapılmıştır.

Aslında bir halk çalgısı olan akordiyonun, klasik repertuardaki yeri kısıtlıdır.

Akciğer Kanseri



Tüm dünyada erkeklerde en sık görülen kanserdir. Tüm kanserlerin %16'sı, tüm kanser ölümlerinin %28'i ( erkeklerde %35, kadınlarda %19 akciğer kanseri nedeniyledir.



Trakea , bronşlar, bronşioller gibi alt solunum yolları veya akciğer parankiminden gelişen tümörler için Akciğer Kanserleri terimi kullanılır.

En sık 50- 70 yaşlar ( %5'i 40 yaş altında ) arasında görülür.
Asemptomatik yani belirtisi yok olabilir.

Akciğer kanserinde genellikle görülen belirti ve bulgular
Öksürük
Nefes darlığı ve nefes almada zorlanma
Kanlı balgam çıkarma ve kan tükürme
Egzersiz yapmada zorlanma
Göğüs ağrısı
Ses Kısıklığı
Kol ve Omuz Ağrısı
Yutarken zorlanma ve takıntı hissi
Kemik ağrısı
Anemi yani kansızlık
Düzensiz kalp atımları
Lenfadenopati
Başağrısı
Sarılık
Cilt ve Ciltaltı Nodülleri
İştahsızlık, halsizlik ve kilo kaybı
Hırıltılı solunum
Sık tekrarlayan zatüreler
Yutma güçlüğü
Yüzde dolgunluk ve kızarma
Göğüs kafesi içinde lenf sıvısı birikimi
Ateş
Çarpıntı ve senkop (bayılma)
Omuz ve kol ağrısı
Göz kapağında düşme, gözün içine çökmesi vb.

Akciğer Kanseri'nin nedenleri
En çok aşağıdaki etmenler suçlanmaktadır:
Sigara (% 90 dan daha fazla)
Radon ( nedenlerin % 15 i olarak gösterilmektedir.)
Radondan korunmanın en etkili yolu ahşap evlerde yaşamaktır.
Asbest
Asbest elyaflı çatılar ( atermit , eternit vs) dan akan suların sızabileceği yerlerden korununuz. Bazı belediyeler asbetli çimento içme suyu boruları kullanabilmektedir.
Kronik İntertisyel Pnömonitis
Halojen eterler (klorometileter)
Inorganik arsenik
Radyoizotoplar
Hava kirliliği
Ağır metaller
Krom
Nikel
Mustard gazı
Vitamin A ve E eksikliği

Aikido



Aikido (eski adıyla kanji) bir gendai budo - günümüzün japon savaş sanatıdır. Japonya'daki diğer savaş sanatları gibi aikido sadece kendini korumak için değil aynı zamanda ruhsal gelişim için de bir öğretidir.Aikido adı üç kelimeden oluşmaktadır:

ai (birleşme, bütünleşme)
ki (yaşam gücü)
do (yol)



Bir bütün olarak da anlamı hayat gücü ile bütünleşme yoludur. Aikidonun felsefesi insanın kendi yaşam gücünü geliştirmekten ibarettir. Yaşam gücünü geliştirmek ama kazanim ile veya yenilgi ile bağlanmamaktır. Aikido öğrencilerine aikidoka denir. Aikidonun savaş sanatı olarak ortaya çıkışı 1930-1960 yıllarına rastlar. Aikidonun yaratıcısı ve ilk hocası (bilindiği adıyla O'Sensei) Morihei Ueşiba (1883-1969) dır. Teknik anlamda aikidonun temelinde yatan savaş sanatları Daito-ryu aiki-jutsu ve Kendo veya diğer adıyla Japon kılıç savaş sanatlarıdır. Karşılaşma sırasında amaç kendini korumak ve saldirganin gücünü saldirgana karşı kullanarak safdışı bırakmaktır. Diğer savaş sanatlarindan özellikle farkı düşmanın dengesini yitirmesini sağlamak ve "kombo" tabir edilen arka arkaya yapılan birkaç teknik ile saldirganı safdışı bırakmaktır. Saldırganın enerjisinin kendisine karşı kullanılmasi fiziksel güçten çok doğru zamanlama ve iyi gözlem gerektirdiğinden, özellikle bayanların kendilerini gaspçılardan koruması için ideal olabilir.Fakat unutulmaması gereken sey aikido bir saldırı sanatı degildir; bir savunma sanatıdır. Bununla birlikte Aikido Modern ve Gelenkesel olarak ayrılmıştır. Modern Aikido daha çok Avrupaya uygun hale getirilmiş hali olmakla birlikte, Geleneksel Aikido (Iwama Ryu)hala köklerini korumakta ve kaynağından ilk çıktığı gibi devam etmektedir.

Adaptör



Alternatif akımı küçük değerde doğru akıma çeviren elektronik alet.



Elektronik cihazlar (radyo, teyp, hesap makinası) genellikle düşük değerdeki (3-12 volt arası) doğru akımla çalışır. Kullanma esnasında bu cihazlar pille çalıştırılacak şekilde yapılmışlardır. Fakat daha ekonomik olması bakımından bazı hallerde şehir ceryanı ile de çalıştırmak istenir. Bu durumda adaptör şu işi yapar. Önce transformatör 110 veya 220 V'luk şehir ceryanını, cihazın istediği voltaja düşürür. Bu voltaj alternatif bir voltajdır. Daha sonra diyotlar bu voltajı doğru akıma çevirirler. Ama hiç bir zaman adaptörden elde edilen doğru akım, pildeki kadar düzgün olmaz. Bu yüzden bazı radyolarda şehir ceryanı ile çalışma esnasında istenmeyen gürültüler meydana gelir. Transformatör istenen voltajda seçilerek değişik çıkış voltajlı adaptör yapılabilir.

Adrenalin



Adrenalin, böbreküstü bezlerinin iç kısımları tarafından salgılanan bir hormondur.



Tabiatta bu hormonun görevi, organizmayı acil harekete hazırlamaktır ve etkisini, nabzın atışı, kanın iç organlar ve deriden kaslara sevk edilmesi, karaciğerdeki glikojenin glikoza değişmesi ve böylelikle acil bir enerji kaynağı sağlanması şeklinde gösterir.Böbreklerin üstünde bulunur. Heyecan ve korku gibi olayları oluşturur.

Bu böbreküstü bezinin aksine noradrenalin ise sakinleşmeyi sağlar. Kan damarlarını genişletir. Böbreklerin üstünde bulunur.

Pipo



Pipo, tütün içmeye yarayan, ahşap, taş, metal, cam, kil benzeri malzemeden yapılan gereçtir. Günümüzde genellikle gül ağacı veya lületaşı gibi malzemelerden yapılmaktadır. El yapımı iyi bir pipo oldukça yüksek fiyatlardan alıcı bulabilir.



Pipolarda özel olarak harmanlanmış, belirli nem oranına sahip tütün karışımları kullanılır.

Yapı
Geleneksel bir pipo, içine tütün konularak tutuşturulan yanma haznesi ve ebonit veya benzeri maddelerden yapılan ağızlıktan oluşur. Klasik pipoda ağızlığın pipo gövdesine bağlandığı kısmın ucunda yanma sırasında ortaya çıkan su buharını yoğuşturmak ve dumanı bir miktar soğutmak için genellikle alüminyum ya da pirinçten yapılma bir yoğuşturucu bulunur.

Günümüzde üretilen pipolarda yoğuşturucu yerine, içinde aktif karbon bulunduran, balsa ağacından yapılma ahşap ya da karton kılıflı filtreler kullanılır. Aktif karbon veya balsa filtre kullanımı tütün içiminin sağlık üzerindeki olumsuz etkilerini biraz azaltır.

Tütünün yanması ile açığa çıkan dumanı, su dolu bir kabın içinden geçirerek filtre eden nargile benzeri çok parçalı pipolar da mevcuttur.

Tarihçe
Tütün içmek için kullanılan ilk pipo benzeri gereçler M.Ö. 1500'lerde Amerika kıtası yerlileri tarafından kullanılmıştır. Yerliler için tütün içimi daha çok törensel amaçlıydı. Barış çubuğu adını verdikleri pipo benzeri gereçler özel toplantılarda kullanılırdı. Avrupalıların Amerika kıtasına ayak basmalarından sonra eski kıtaya gelen tütün kısa sürede yaygınlaştı. 16. yüzyılda tütün bitkisi eski kıtada da üretilmeye başlanmıştı. Bu dönemlerde tebeşir taşından yapılan pipolar ile tütün içilmesi özellikler gemiciler arasında çok yaygındı.

Mayın



Kara mayın harbinde, yer araçları, gemiler, veya hava araçlarını tahrip etmek yada hasar vermek veya personeli yaralamak, öldürmek veya diğer şekillerde tesirsiz kılmak için tasarlanan, normal olarak koruyucu bir kaplama malzeme içinde bulunan, bir patlayıcı veya diğer tür bir malzeme. Kurbanının faaliyeti, zaman geçmesi, veya kontrol araçları ile patlatılabilir.



Deniz mayın harbinde, gemilere hasar verme yada batırma niyeti ile veya bir giriş bölgesine gemilerin yaklaşmasını önlemek amacıyla denize dökülen bir patlayıcı aygıt. Terim gemilerin veya liman tesislerinin altlarına, dalgıçlar tarafından iliştirilen aygıtları ve yerleştirilmesinden belirli bir süre sonra patlayacağı tahmin edilen aygıtları içermez.

Kara Mayını
Toprak üstüne yerleştirilen veya biraz gömülen, içi infilak maddesi veya kimyasal maddelerle dolu mayın. Kara mayını, genel olarak, üzerinden geçen araçların veya kıtaların ağırlığı ile infilak eder.

Tuzaklı Mayın
Yerinden kımıldatıldığı veya başka şekilde bir müdahalede bulunulduğu zaman patlamasına yol açacak yardımcı bir fünyesi bulunan mayın. Bu tertibat; mayının kendisine, diğer bir mayına veya yanında ya da altında bulunan bir yardımcı imla hakkına bağlanabilir.

Çıkrık





Binlerce sene boyunca iplik elle bükülmüştür. Bunun için keten ve kenevir ipliklerinin sarıldığı öreke ile, döndürülen bir iğ kullanılırdı. İpliğin ucu iğe bağlanır, sonra bu elle döndürülerek iplik bükülürdü. 15. asırda icat edilen çıkrıklar çabucak her tarafa yayıldı. Bu buluşun ev endüstrisi için büyük önemi vardı. Alet ayakla harekete geçirilen hususi bir tertibatın ilavesiyle inkişaf ettirilerek iki elin serbest kalması temin edildi. 1764 te Hargreaves ve 1769 da Arkwright tarafından kullanışlı büküm makinesi icat edilinceye kadar bunlar dört asır boyunca kullanıldı.

Su Kemeri





Bir duvarın içindeki, iki sütunun ya da ayağın arasındaki bir açıklığın üstünü örtmekte kullanılan, genellikle eğri biçimli, taşıyıcı yapı öğesi. Aynı zamanda kent içinde suyun bir yerden diğer yere dağıtılması için de kullanılmıştır. Bunlara da su kemeri adı verilir.

Yanardağ



Bir yanardağ (ya da volkan), magmanın (dünyanın iç tabakalarında bulunan, yüksek basınç ve yüksek sıcaklıkla ergimiş ya da erimiş kayalar), yeryuvarlağının yüzeyinden dışarı püskürerek çıktığı coğrafi yer şekilleridir. Güneş sisteminde bulunan kayalık gezegen ve aylarda (bazıları çok aktif olan) birçok yanardağ olmasına rağmen, bu olgu, en azından dünyada, genellikle tektonik plaka sınırlarında görülür. Ne var ki, sıcak nokta yanardağlarında önemli istisnalar vardır.


Yanardağların araştırıldığı bilim dalına volkanoloji (volkanbilim) denir.

Yanardağ türleri

Yanardağların sınıflandırılması, yanardağın şeklini etkileyen püskürtünün türüne göre yapılabilir. Eğer püsküren magma yüksek oranda (%65'ten fazla) silika içeriyorsa, lava "felsik" denir. Bu durumda lav çok ağdalıdır ve nispeten hızlı bir şekilde katılaşan bir kabarcık halinde yukarıya doğru itilir. Kaliforniya'daki Lassen Peak, ve Martinik'teki Mount Pelée buna örnektir. Bu tür yanardağlar, kolayca tıkandıkları için patlama eğilimi gösterirler.

Öte yandan, eğer magma düşük oranlarda (%52'den az) silika içerirse, lava "mafik" adı verilir ve püskürürken çok akışkan hale gelir ve uzun mesafelerce akabilir. Mafik lav akışının iyi bir örneği, İzlanda'nın neredeyse coğrafî merkezindeki bir püskürme yarığının aşağı yukarı 8.000 yıl önce oluşturduğu Büyük Thjórsárhraun akıntısıdır. Bu lav akıntısı, 130 km ötedeki denize varıncaya kadar akmaya devam etmiş ve 800 km2'lik bir alanı kaplamıştır. Felsik ve mafik terimleri yerine bazen daha eski olan "asidik" ve "bazik" terimlerinin kullanıldığı görülür. Ancak bu terimler artık daha az kullanılır olmuşlardır.

Kalkan yanardağlar: Şekli kalkana benzeyen dağlar oluşturacak şekilde zamanla biriken yüksek miktarda lav çıkartan yanardağlar çoklukla Havai ve İzlanda'da görülürler. Lav akışları genellikle çok kızgın ve çok akışkan olup uzun akıntılara neden olurlar. Dünyadaki en büyük lav kalkanı, 120 km çapındaki ve deniz tabanından zirvesine 9.000 m yüksekliğindeki Mauna Loa'dır. (gezegen)'taki Olympus Mons, bir kalkan yanardağıdır ve güneş sisteminde şimdiye kadar keşfedilmiş olan en yüksek dağdır.

Lav kalkanının daha küçük olanlarına "lav kubbesi" (tholoid), "lav konisi" ve "lav kümbeti" adı verilir.

Volkanik koniler, yanardağın ağzında biriken ufak kaya parçacıkları fırlatan püskürmelerden dolayı oluşur. Bu püskürmeler, 30-300 m yüksekliğinde, koni şeklinde tepeler oluşturur ve nispeten kısa ömürlü olurlar.

Japonya'daki Fuji Dağı, İtalya'daki Vezüv, Antarktika'daki Erebus ya da kuzeybatı Amerika'daki Rainier gibi Stratovolkanlar ya da kompozit yanardağlar, hem lav akıntılarından hem de püskürtülerden oluşmuş yüksek, koni şeklinde dağlardır.

Süper yanardağlar, geniş çanakları olan, kıtasal yıkım ve küresel iklim değişiklikleri yaratma potansiyelleri bulunan yanardağ sınıfına verilen addır. Bu sınıftaki yanardağlara aday olarak Yellowstone Milli Parkı ve Toba Gölü gösterilebilir, ancak kesin bir tanımlama yapmak, asgari bir tanımlayıcı şart bulunmadığı için çok zordur.

Yanardağlar genellikle ya tektonik plaka sınırlarında ya da sıcak noktalarda yer alırlar. Yanardağlar uyuyan (etkin olmayan) ya da faal (aktif -neredeyse sürekli çıkış ve kesikli püskürmeler) olabilirler, önceden tahmin edilemeden hal değiştirebilirler.
Karadaki yanardağlar genellikle, çıkışların yıllar içinde sürekli birikmesiyle koni ya da kül konisi şeklini alırlar. Suyun altında ise, yanardağlar genellikle fazlasıyla dik sütunlar oluşturur ve yıllar içinde okyanus yüzeyine çıkarak yeni adacıklar haline gelirler.

Yanardağların davranışları

Yanardağların püskürmeleri ve volkanik etkinlikler farklılık gösterir:

Freatik (buhar) püskürmeleri
Yüksek silika içerikli lavın patlamalı püskürmeleri (ör. riyolit)
Düşük silika içerikli lavın dökülmeli püskürmeleri (ör. bazalt)
Piroklastik akıntılar
Laharlar (döküntü akıntıları)
Karbondioksit çıkışı

Tüm bu yanardağ etkinlikleri insanlara zarar verebilir.

Yanardağ etkinlikleri genellikle depremler, sıcak su kaynakları, çamur kazanları ve gayzerler gibi yer etkinlikleriyle beraber görülürler. Püskürmelerden önce genellikle düşük şiddette depremler görülür.

Şaşırtıcı olsa da, volkanbilimciler, etkin (aktif) yanardağların sınıflandırılmasında fikir birliğine varmamışlardır. Bir yanardağın yaşam süresi, birkaç aydan birkaç milyon yıla kadar değişebilir. Bu tür bir sınıflandırma yapmak, insanların, hattâ bazen uygarlıkların bile varlık süreleri göz önüne alındığında anlamsız görünebilir. Örneğin, dünyadaki yanardağların birçoğu, geçen birkaç binyılda birçok kez püskürmüşlerdir, ama günümüzde herhangi bir etkinlik göstermemektedirler. Bu tür yanardağların uzun ömürleri göz önüne alındığında çok etkin oldukları söylenebilir. Ancak, bizim ömürlerimiz düşünülürse, etkin değildirler. Bu tanımı daha da karmaşıklaştıran ise, harekete geçen ama püskürmeyen yanardağlardır. Bu yanardağlar etkin midir?Bilim adamları genellikle, püsküren ya da yeni gaz çıkışları veya beklenmedik deprem etkinliği gibi hareketlilikler gösteren yanardağları etkin olarak kabul ederler. Birçok bilim adamı, yazılı tarihte püskürdüğü bilinen yanardağların da etkin olduğunu kabul ederler. Yazılı tarihin bölgeden bölgeye farklılıklar gösterdiğini, örneğin Akdeniz'de 3.000 yıl geriye, ABD'nin Pasifik kıyısında 300 yıl, Havai'de ise 200 yıl geriye kadar gittiğini göz önünde bulundurmak gerekir.

Uyuyan yanardağlar, şu an (yukarıdaki tanıma göre) etkin olmayan, ama her an hareketlenmesi ya da patlaması muhtemel yanardağlardır.

Sönmüş yanardağlar ise, bilim adamlarının bir daha püskürmelerini olası görmedikleri yanardağlardır. Bir yanardağın gerçekten sönmüş olup olmadığının belirlenmesi zordur. Örneğin, çanakların milyonlarca yıllık ömürleri olduğu bilindiğinden, 10 binlerce yıl püskürmemiş bir çanağın sönmüş değil uyuyan olarak tanımlanması gerekir. Yellowstone Ulusal Parkı'nda bulunan Yellowstone Çanağı, en az 2 milyon yaşındadır ve 70 bin yıldan beri hiç püskürmemiştir, fakat bilim adamları tarafından sönmüş olarak tanımlanmaz. Doğrusu, çanak sık sık depremler yarattığı, etkin bir jeotermal sistemi bulunduğu ve yüzeyi hızlı değiştiği için, birçok bilim adamı tarafından çok etkin bir yanardağ olarak kabul edilir.

Teoride yanardağlar

Oluşum

Yeryuvarlağının iç kesimlerinin çoğu gibi, magmanın hareketleri ve dinamikleri de fazla iyi anlaşılamamıştır. Ancak, bir püskürmenin, yanardağın altında bulunan katı bir tabakaya (dünyanın kabuğuna) doğru magmanın hareket ederek bir "magma odacığı"nı işgal etmesinin ardından geldiği bilinmektedir. Sonunda, odacıktaki magma yukarı doğru itilir ve gezegenin yüzeyine lav olarak yayılır ya da yükselen magma civardaki yer şekillerinde bulunan suyu ısıtır ve patlamalı buhar çıkışlarına neden olur. Bu çıkışlar ya da magmadan kaçan gazlar, kaya, kül, volkanik cam ve/veya volkanik külün kuvvetli bir şekilde fırlatılmasına yol açar. Püskürmeler daima kuvvetli olsa da, akıntı veya büyük patlamalar şeklinde olabilirler.



Karada bulunan çoğu yanardağ yokedici plaka marjlarında oluşurlar, yani okyanus kabuğu, daha yoğun olduğu için kıta kabuğunun altına itilir. Hareketli bu plakaların arasındaki sürtünme okyanus kabuğunun erimesine neden olur ve düşen yoğunluk yeni oluşan magmanın yükselmesine yol açar. Magma yükseldikçe kıta kabuğundaki zayıf alanlardan geçer ve bir veya daha çok yanardağ olarak püskürür. Örneğin, St Helens Yanardağı, okyanus plakası olan Juan de Fuca Plakası ve kıta plakası olan Kuzey Amerika Plakası arasındaki marjdan içeride, karadadır.

Genellikle yanardağlar, zirvesinden büyük duman bulutları ve ateş çıkartan dağlar olarak hayal edilirler. Ne var ki, yanardağlar ender olarak duman ve ateş püskürtürler. Duman olarak düşünülen, su buharı ve çoklukla kükürt buharlarıyla karışmış çok büyük miktarlarda ince tozdur. Ateş gibi görünen ise püsküren maddelerin parlamasıdır. Parlamanın nedeni, yüksek sıcaklıktır ve bu parlama toz ve buhar bulutlarından yansır ve bu yansıma da ateşe benzer.

Bir yanardağın en şüpheli bölümü, genellikle kabaca dairesel olan ve içindeki menfez(ler)den (yarıklardan) gaz, lav ve püskürtü şeklinde magma çıkan krateridir. Bir kraterin boyutları büyük olabilir ve bazen derinliği de çok fazla olabilir. Bu tarzda çok büyük şekillere genellikle kaldera denir. Bazı yanardağlar yalnızca kraterlerden oluşurlar ve dağları neredeyse hiç yoktur, fakat çoğu kez krater, inanılmaz yüksekliklere ulaşabilen dağın tepesindedir. Ana bir kraterle sonlanan yanardağlara genelde konik denir.

Yanardağ konileri genelde daha küçük boyutlarda, arada püskürmelerle havaya fırlatılan (püskürtü) kaya kütlelerinin de bulunduğu seyrek külden oluşmuş yapılardır. Yanardağın kraterinde içinden sürekli buhar çıkışı ve kül ve kaya püskürmesi olan birden fazla koni bulunabilir. Bazı yanardağlarda bu koniler dağın derinliklerindeki yarıklarda yer alabilir.

Püskürmeleri tahmin etmek

Bilim, henüz yanardağ püskürmelerinin tam olarak ne zaman meydana geleceğini tahmin edememektedir, ancak geçmişte püskürme olasılığını tahmin etmekte ilerlemeler kaydedilmiştir.

Volkanbilimciler, püskürmeleri tahmin etmek için aşağıdaki belirtileri kullanırlar:

Sismisite

Yanardağlar uyanırlarken ve püskürmeye hazırlanırlarken her zaman sismik hareket (küçük depremler ve sarsıntılar) gösterirler. Bazı yanardağlar sürekli düşük düzeyde sismik faaliyet gösterirler ama bu faaliyetteki bir artış, patlamaya işaret edebilir. Ortaya çıkan depremlerin türleri, nerede başlayıp bittikleri de önemli sinyallerdir. Volkanik sismisite üç ana biçimde görülür: kısa dönemli depremler, uzun dönemli depremler ve dalgalı sarsıntı.

Kısa dönemli depremler fay depremleri gibidirler. Bunlar, magma yukarı doğru çıkarken gevrek kayanın kırılmasından ortaya çıkarlar. Bu kısa dönemli depremler magmanın yüzeye yakın bir yerde büyüdüğünü işaret eder.

Uzun dönemli depremlerin, bir yanardağın "tesisat sistemindeki" gaz basıncının artışına işaret ettiği düşünülür. Bu depremler, ev tesisatlarında bazen duyulan tangırtıları andırır. Bu salınımlar, yanardağ kubbesinin altındaki magma odacıkları düşünülürse, bir bölmedeki akustik titreşimlere eşdeğerdir.

Dalgalı sarsıntı, yüzey altında sürekli bir magma hareketi olduğu zaman ortaya çıkar.
Sismik örüntüler, karmaşık ve yorumlanması zor olgulardır. Ancak, artan faaliyet, özellikle de uzun dönemler baskın olmaya başlayınca ve dalgalı sarsıntılar ortaya çıkınca korku yaratırlar.

Aralık 2000'de, Meksika'daki Ulusal Felaket Önleme Merkezi'ndeki bilimadamları, Meksika Kenti dışındaki Popocatépetl Yanardağı'nın püskürmesini iki gün öncesinden tahmin ettiler. Tahmin, İsviçreli bir volkanbilimci olan M. Chouet tarafından yapılan ve uzun dönemli salınımların artışı üzerine sürdürülen araştırmalar sonucunda yapıldı. Hükümet 10 binlerce kişiyi şehirden uzaklaştırdı . 48 saat sonra, yanardağ püskürdü. Bu püskürme, Popocatépetl Yanardağı'nın bin yıl boyunca karşılaşılan en büyük püskürmesiydi.

Gaz Çıkışı

Magma yüzeye yaklaştıkça ve basıncı düştükçe gaz çıkışı olur. Bu süreç, bir gazlı içecek şişesinin kapağının açılmasıyla karbondioksit gazının çıkışını andırır. Volkanik gazların temel bileşenlerinden biri kükürtdioksittir ve bu bileşiğin artan miktarları daha çok magmanın yüzeye yaklaştığını belirtir. Örneğin, 13 Mayıs 1991'de, Filipinler'deki Pinatubo Yanardağı'ndan 500 ton kükürtdioksit çıkışı oldu. İki hafta sonra, 28 Mayıs'ta, kükürtdioksit çıkışları yaklaşık on kat artarak 5.000 tona erişti. Pinatubo Yanardağı, 12 Haziran 1991'de püskürdü. Birkaç kez, örneğin Pinatubo Yanardağı püskürmesindne önce, kükürtdioksit çıkışlarında düşüş olduğu gözlendi. Çoğu bilimadamı, gaz düzeylerindeki düşüşün nedeni olarak sertleşen magmanın gaz geçişlerini tıkamasını görür. Bu olay, yanardağın tesisat sisteminde basınç artışına neden olur ve bu da patlamalı bir püskürmeye yol açabilir.

Yanardağların gaz çıkışları, asit yağmuru olgusuna doğal bir katkıdır.

Yer Şeklinin Bozulması

Yanardağın şişmesi, yüzeye yakın bir yerde magma biriktiğini gösterir. Etkin bir yanardağı gözlemleyen bilimadamları genellikle dağın eteklerindeki eğimi ölçer ve şişmedeki değişim oranını gözlerler. Artan bir şişme oranı, özellikle de kükürtdioksit çıkışlarında ve dalgalı sarsıntılarda bir artış varsa, kısa bir süre içinde gerçekleşebilecek bir püskürme ya da patlamayı işaret eder.

Tulumba



Deniz seviyesindeki olağan basınç düzeyi, yani 1 atm=1.03x105 N/m2; 1033 cm yüksekliğindeki bir su sütununun, taban alanına uygulayacağı basınca eşittir. Dolayısıyla, kuyunun dibindeki suyun yüzeyine etki eden 1 atm’lik basınç, bu suyu; kuyuya sarkıtılıp suyun içine daldırıldıktan sonra içindeki hava da emilmiş olan bir boruda, 1033 cm yükseltebilir. Alttaki şekilde çizimi görülen su tulumbası bu ilkeye göre çalışır. Tulumbanın kolunu aşağıya doğru bastırmak suretiyle, kola bağlı bulunan ve borunun içinde hareket edebilen bir pistonu yukarı doğru kaldırarak, borunun içindeki havayı emmek; ki bu sırada, aradaki tek yönlü kapaklar yukarı doğru açılarak, pistonun altındaki yani suyun üstündeki havanın geçişine izin verir; sonra da kolu yukarı kaldırmak suretiyle pistonu aşağıya doğru iterken, bu arada kapanmış olan tek yönlü alt kapak nedeniyle boruya geri dönemeyen havayı, tulumbanın ağzından dışarı zorlamak. Yani ‘emmek-basmak’ suretiyle...



Kolu bastırarak pistonu kaldırırken, kuvvet uygulanmıyor değil: Atmosfer basıncıyla borunun içindeki basınç arasındaki farkın yol açtığı kuvvetle, sürtünme kuvvetinin toplamını yenmek gerekiyor. Fakat, kol kalkar ve piston aşağıya inerken, pistonun üst yüzeyindeki atmosfer basıncı alt yüzeyindeki basınçtan daha yüksek olacağından ve bu basınç farkı sürtünme kuvvetini yenebileceğinden, kola kuvvet uygulamak gerekmeyebilir.

Dalak



Dalak, karnın sol üst yanında, mide ile diyafram arasında yer alan, süngerimsi yapıda, damarsal lenfoid organdır.


Ömrünü doldurmuş kırmızı kan hücrelerini ortadan kaldırarak, içlerindeki demiri yeniden kullanıma verir. Görevlerinin birçoğunu, aslında başka organlar da görmektedir.
Eskiden, dalağın melankolinin kaynağı olduğuna inanılırdı.

Diyaframın altında, karın boşluğunda, yaklaşık bir yumruk büyüklüğünde yumuşak bir organ. Dalak, dolaşım sistemine bağlı bir çıkmaz sokağa benzetilebilir. Kan, dalak içerisindeki geniş kanallar ve damarlar sisteminde yol alırken, dalak hücreleri ile muhatap olur. Dalak, kan fizyolojisi ile yakından alakalıdır. Dalağın vücut savunmasında aldığı rol büyüktür.

Dalağın bilinen fonksiyonları

Kırmızı kan hücreleri yapımı
Anne karnındaki ceninde (embriyonda) alyuvarların yapıldığı yer dalaktır. Normalde doğumdan sonra kemik iliği bu görevi dalaktan devralır. Kemik iliğinin çalışmadığı veya başka dokularla (kanser dokusu) istila edildiği durumlarda dalakta yeniden alyuvar yapım görevi başlayabilir.
Kan temizleyicisi olarak dalak: Vücudun savunma sisteminin işine paralel olarak dalak da vücudun mikroplara karşı koymasında rol aynayan hücreler yapar. Ayrıca mikroorganizmalara karşı koyacak özel maddelerin, yani antikorların yapımında da dalağın vazifeleri vardır.
Akyuvar yapımı
Dalak, akyuvarların bir çeşidi olan lenfositleri yapar.
Kırmızı hücrelerin yıkımı
Yaşlanan alyuvarlar ve şekilleri normalin dışında olanlar, büyük dalak hücreleri tarafından alınır ve parçalanır.
Kan deposu olarak dalak
Kediler, köpekler ve diğer memelilerde dalak, kırmızı kan hücrelerini depolar. Büyük enerji gerektiren durumlarda, büyük kanamalarda dalak kasılarak dolaşım sistemine bol miktarda kan verilir. İnsanlarda da dalağın bu görevi yaptığı yıllarca söylenmiş olmasına rağmen bugün bunun gerçek olmadığı bilinmektedir.
Hastalıklarda dalak
Büyük bir dalak birçok hastalığın seyrinde görülür. Kan hastalıkları, doğum metabolizma hastalıkları, sıtma gibi bazı infeksiyon hastalıkları ve daha birçok hastalık dalağı büyütür. Sıtmada dalak büyüklüğü o derece karakteristiktir ki, bir bölgede sıtma yaygınlığını ölçmede dalak büyüklüğü ölçü olarak kullanılabilir.

Dalak çıkarılırsa kişi ölmemektedir, yani dalaksızlık hayatla bağdaşan bir durumdur. Kan hücrelerinin aşırı derecede azaldığı durumlarda, büyüyen dalağın hastayı çok rahatsız ettiği bazı hastalıklarda dalak çıkarılarak hastanın rahatlaması sağlanabilir.

İskelet



İskelet veya iskelet sistemi, biyolojide canlı organizmaya fiziksel destek sunan biyolojik sisteme verilen isimdir.

İskelet sistemleri genellikle üç tipe ayrılır:
Dış iskelet (dışsal)
İç iskelet (içsel)
Hidrostatik iskelet (sıvı bazlı) - yine de hidrostatik iskelet sistemleri diğer ikisinden farklı sınıflandırılabilirler.



Dış İskelet
Omurgasız hayvanlardan eklembacaklılar ve yumuşakçalarda görülür. Üzerinde canlı doku bulunmayan iskelete dış iskelet denir. Canlıları dıştan gelen etkilere karşı korur. Su ve ısı kaybını engeller, koruma sağlar. Fakat büyümeyi engelleyebilir. Kaslar iskelete içeriden bağlanmıştır. İskeletin üzerinde vücut örtüsü bulunmaz. Ektoderm kökenlidir.

Dış iskeletin yapısı; canlının özel hücre gruplarının salgıladığı organik ya da inorganik maddelerden oluşur. Dış iskelet midye, salyangoz gibi yumuşakçalarda, ıstakoz gibi kabuklularda, CaCO3’ten meydana gelmiştir. Eklembacaklılardan böceklerde iskelet azotlu bir polisakkarit olan kitinden yapılmıştır. Dış iskelet, canlının büyümesine önemli bir engeldir. Dış iskelete sahip canlılar, çeşitli uyum şekilleriyle bu engeli aşmaya çalışmışlardır. Istakoz ve yengeçler dış kabuklarının arka tarafını sertleştirmez. Bu bölgenin çatlamasıyla, hayvan dışarı çıkar. Salyangoz ve midyeler kabuklarına yeni ekler yaparlar.

Nasıl Hareket Ediyoruz?
Bir insanın hareket edebilmesi için iskelet sisteminin yanısıra bir kas sistemine de ihtiyaç vardır. İskeleti oluşturan tüm kemikler kaslara bağlıdır. Kas kasılırken, kemikleri çeker ve onların hareket etmesini sağlar. Böylece kas ve kemikler birlikte çalışarak yürümemizi, oturmamızı, kalkmamızı ve daha birçok hareketi yapabilmemizi sağlar. Yine günlük yaşamınızda yaptığınız hareketleri düşünelim. Karnınız acıktı ve yemek yemek için elinizi ağzınıza götürdünüz, size seslenen kişiye bakabilmek için arkanıza doğru döndünüz, elinizdeki kitap yere düştü almak için eğildiniz, sabah saatiniz çaldı, doğruldunuz ve saati kapatmak için bir hamle yaptınız. Bir insan günlük yaşamında bedenini kullanarak bu hareketleri ve benzerlerini sayısız kere tekrarlar. Ve tüm bu hareketler sırasında da kaslarıyla kemiklerini birlikte kullanır. Daha doğru bir anlatımla bir insan ancak ve ancak kas-iskelet sisteminin birbiriyle koordineli olarak çalışması sonucunda yürüyebilir, konuşabilir, yemek yiyebilir, oturabilir, yatabilir…

Hareket etmemizi sağlayan kas sistemimiz kemiklerin yapısını ve işlevlerini, aynı şekilde kemikler de kaslarımızı çok iyi tanır adeta birbirlerinin dilinden anlarlar. Oturmak istediğimizde dizin eklem yerinden bükülmesiyle birlikte bacak kasları da harekete geçerek kasılır. Biz de bu sayede hiç zorlanmadan otururuz, kalkarız. Kas, kemiği öyle uygun bir şekilde sarar ki, kasın kasılabilmesi için gerekli olan her türlü şart en uygun şekilde hazırlanmış olur. Ne kas kemikten sıyrılır gider, ne de kemik kası parçalar. Birbirinden tamamen farklı olan bu iki doku, iki ayrı kompleks sistem birbirleriyle mükemmel bir işbirliği içindedirler.
Peki bu işbirliği nasıl ortaya çıkmıştır? İnsan vücudundaki biraz sonra detaylarıyla ele alınacak olan bu kusursuz sistemler nasıl ortaya çıkmıştır?

Varyatör



Kayış ve hareketli kasnak tertibatından oluşan belirli devir aralıklarında çalışma özelliği bulunan makine elemanıdır.



Kademesiz devir ayarı için dizayn edilen varyatörler hidrolik, elektronik, elektro manyetik, kayışsız sürtünmeli, kayışlı sürtünmeli (yağsız mekanik) varyatörler olmak üzere birçok çeşitleri vardır. İ-MAK mekanik varyatörlerin üretimini yapmaktadır. Bu varyatörler kayış kenar yüzeyleri ile kasnak yüzeyleri yay baskısı altında sürtünme kuvveti ile moment iletirler. Bu nedenle daha çok belli bir devir sayısı üzerindeki dönüşleri iletmek için uygundur. Kritik devir sayısı olarak ifade edebileceğimiz bu devirden daha düşük devirlerde artık kayma başlar ve moment iletilemez. Direk varyatörün ihtiyacında mutlaka redüktörlü varyatör kullanılmalıdır.

Doğal Afet



Doğal afet, insanların etkisi olmadan meydana gelen, büyük yıkımlar yaparak insanların canına veya malına zarar veren doğa olaylarına verilen isimdir. Kasırga, deprem, sel ve çığ birer doğal afettir.



Kasırga
Büyük çaplı ve çok şiddetli Beufort ölçeğine göre saatte 75 milden fazla hızla ve dönerek esen tropik rüzgâr. Doğu Pasifik ve Güney Atlantik hâriç subtropikal ve tropikal iklim kuşağındaki bütün sıcak denizlerde sıksık meydana gelir. Ağustos, eylül aylarında Antillerde görülür. Batı Pasifik Okyanusu’nda Tayfun adını alır. Başlangıç ve mevsim sonu kasırgaları, Karaiplerin batısında görülür. Orta Amerika kıyılarının biraz açıklarında Pasifik Okyanusunda ve Meksika Körfezinde de sık sık rastlanır.

Kasırgalar, mahallî fırtınalar kadar şiddetli sayılmazlar. Orta kuşakta meydana gelen ekstratropik siklonlar kadar da geniş çaplı değildirler. Fakat bunlar nisbeten geniş çapta ve kesafette olursa, bütün fırtınaların en tehlikelisi ve tahrip edicisi hâlini alırlar. Atlantikte ortalama yılda yedi kasırga vuku bulduğundan doğu Pasifikte de yaklaşık aynı sayıda kasırga vuku bulur. 1890-1910 arası çok, 1910-1930 arası az, 1930-1950 arası çok sık kasırga vuku bulmuştur. Kasırgaların ekseni kuzeybatı istikametinde eser.

Meydana geliş ve hareket
Kuzey Atlantikteki kasırgalar ekseriyetle hazirandan ekime kadar olur. Bu müddet zarfında deniz yüzeyinde sıcak ve rutubet en fazla haldedir. Mayıs ve kasım aylarında daha az, diğer aylarda ise pek seyrek meydana gelir. Kuzey Atlantik bölgesinde yılda meydana gelen ortalama tropik siklon miktarı sekizdir. Bunun beşi ise kasırga tipindedir. Eylül ayında Atlantik Okyanusunun güneyindeki büyük subtropikal anti-siklon bölgesinde tropik fırtınalar eser. Antisiklon bölgesinin güneyinde esen doğu rüzgârları tarafından tahrik edilerek birkaç günlüğüne batı istikametine kayar. Fırtınaların çoğu antisiklon bölgesinin batı ucundan kıvrılarak bâzıları Amerika’yı kasıp kavurur. Diğerleri ise kıyıdan geçer. Diğer fırtınalar kıvrılmadan batı istikametinde doğruca eserek Meksika Körfezini veya Orta Amerika’yı tesiri altına alır. Mevsimin başında ve sonunda patlak veren kasırgalar meydana geldikten sonra kuzey istikametinde eserler. Fırtınaların hızı ortalama 80-240 km’yi bulur.

Rüzgâr ve yağış
Tropik bir siklonun kasırga olarak adlandırılabilmesi için hızının en azından 117 km/saat olması gerekir. Ekseriya saate 240 km’den fazla hıza sâhiptirler. Sebeb oldukları direkt zarardan başka rüzgarlar felaketlere yol açan büyük deniz dalgalarına ve denizin kabarmasına sebep olurlar. Carolis hareketleri adı verilen hareketler sebebiyle kuzey yarım kürede esen rüzgârlar saat yelkovanının tersi istikametinde, güney yarım kürede ise saat yelkovanı istikametindedir. Kasırgalarla birlikte yağış da gelir. Tropik bir rüzgâr kuşağının ortalama yağış miktarı 75-150 mm’dir. Daha çok yağış düştüğü de olur. Böyle yağışlar karaların iç kısımlarında ciddî sellere sebebiyet verir.

Büyüklük ve yapı
Çok yüksek hıza sâhib olan bulutların taşıdığı yağmur, nisbeten daha sâkin bir bölge olan kasırganın dönen kısmının arkasına düşer. Kasırga boydan boya 50-800 km genişliğindedir. Büyük kasırgalarda havanın sirkülasyonu 12.000 m’den daha üst bölgelere kadar tesir eder. Hattâ bâzı kasırgalarda bu tesir stosferde dahi görülebilir. Sağnak yağmur getiren kümülüs ve kümülonimbüs bulutları rüzgâr kuşağında spiral bir şekil almaya meyillidirler. Şekiller radar ekranında görülebilmekte ve böylece muhtemel bir kasırganın gelişi anlaşılmaktadır. Kara istasyonları, uçaklar ve denizdeki gemiler, radarlar vâsıtasıyla kasırgaları tâkip edebilmektedirler. Kasırganın dönen kısmın arkasına (gözüne) yaklaşıldıkça rüzgârın hızı kesilir ama tamâmen durmaz. Yağış durur. Ortadaki bulutlar kaybolur, alçak bulutlar ekseriyetle kalır. Aralarından güneş ışıkları geçer. Kuşlar kasırga gözüne kapılır ve sürüklenir. Kasırga gözü geçtikten bir saat sonra aksi istikamette daha kuvvetli bir rüzgâr eser.Kasırganın orta kısmı (otağında) ısı normalden 10°-15°C daha yüksektir. Çünkü buradaki hava daha az faaldir. Yanlardaki yüksek hava basıncından merkezdeki alçak hava basıncına doğru kuvvetli bir hava akımı meydana gelir. Fakat bu iç hava akımı adı verilen hadisenin kuvveti kısmende olsa sürtünme ile hafifler. Kasırganın göz ve odak merkezi kısmından dış kısımlara bilhassa yukarıya doğru santrafüj kuvvetler vâsıtasıyla bir hava akımı meydana gelir. Bu bölgede rüzgâr hızı azalır. Deniz seviyesindeki şiddetli siklonik akıma tezat teşkil ederek antisiklonik bir akım meydana gelir. Kasırgalar basit bir buharla çalışan motora benzetilebilir. Kasırgayı hareket ettiren dinamo iç hava akımıdır. Hareketini ısı değişiklikleri sağlamaktadır. Mal ve can kaybına sebep olan kasırgalar üzerinde senelerdir çalışmalar yapılmaktadır. Sun’i peykler vasıtası ile kasırgaların doğuşu, takip ettiği yollar, büyüklüğü ve zararları hakkında yardımcı bilgiler alınmaktadır.



Deprem
Deprem, yerkabuğu içindeki kırılmalar nedeniyle ani olarak ortaya çıkan titreşimlerin dalgalar halinde yayılarak geçtikleri ortamları ve yeryüzeyini sarsma olayı.

Deprem, insanın hareketsiz kabul ettiği ve güvenle ayağını bastığı toprağın da oynayacağını ve üzerinde bulunan tüm yapılarında hasar görüp, can kaybına uğrayacak şekilde yıkılabileceklerini gösteren bir doğa olayıdır.

Depremin nasıl oluştuğunu, deprem dalgalarının yeryuvarı içinde ne şekilde yayıldıklarını, ölçü aletleri ve yöntemlerini, kayıtların değerlendirilmesini ve deprem ile ilgili diğer konuları inceleyen bilim dalına "Sismoloji" denir.

Deprem türleri
Depremler oluş nedenlerine göre degişik türlerde olabilir. Dünyada olan depremlerin büyük bir bölümü yukarıda anlatılan biçimde oluşmakla birlikte az miktarda da olsa baska doğal nedenlerle de olan deprem türleri bulunmaktadır. Yukarıda anlatılan levhaların hareketi sonucu olan depremler genellikle "Tektonik" depremler olarak nitelenir ve bu depremler çoğunlukla levhalar sınırlarında olusurlar.Yeryüzünde olan depremlerin %90'ı bu gruba girer. Türkiye'de olan depremler de büyük çoğunlukla tektonik depremlerdir. İkinci tip depremler "Volkanik" depremlerdir. Bunlar volkanların püskürmesi sonucu oluşurlar.Yerin derinliklerinde ergimiş maddenin yeryüzüne çıkışı sırasındaki fiziksel ve kimyasal olaylar sonucunda oluşan gazların yapmış oldukları patlamalarla bu tür depremlerin meydana geldiği bilinmektedir. Bunlar da yanardağlarla ilgili olduklarından yereldirler ve önemli zarara neden olmazlar. Japonya ve İtalya'da olusan depremlerin bir kısmı bu gruba girmektedir. Türkiye'de aktif yanardağ olmadığı için bu tip depremler olmamaktadır.Bir başka tip depremler de "Çöküntü" depremlerdir. Bunlar yer altındaki boşlukların (mağara), kömür ocaklarında galerilerin, tuz ve jipsli arazilerde erime sonucu oluşan boşlukları tavan blokunun çökmesi ile oluşurlar. Hissedilme alanları yerel olup enerjileri azdır fazla zarar getirmezler. Büyük heyelanlar ve gökten düşen meteorların da küçük sarsıntılara neden olduğu bilinmektedir.

Odağı deniz dibinde olan derin deniz depremlerinden sonra, denizlerde kıyılara kadar oluşan ve bazen kıyılarda büyük hasarlara neden olan dalgalar oluşur ki bunlara "Tsunami" (Japonca: limanda koca dalga) denir. Deniz depremlerinin çok görüldüğü Japonya'da Tsunami'den 1896 yılında 30.000 kisi ölmüstür.

Depremlerin Ölçümü
Sismologlar depremi direkt olarak çıplak gözle gözlemleyemediklerinden bazı sayısal verileri veya çeşitli ölçümleri esas alarak depremleri analiz ederler.Bu yüzden temel olarak birbirinden farklı ama eşit derecede önemli iki ölçüm sistemiyle depremleri analiz ederler:magnitude ve intensity.Bir depremin sahip olduğu enerji magnitude sistemiyle,herhangi bir noktadaki sarsıntı yoğunluğu ise intensity sistemiyle ölçülür.

Depremlerin Boyutu ve Oluşum Sıklığı
Dünyanın pek çok bölgesinde hergün küçük depremler olmaktadır,hatta ABD'deki Alaska ve California'da,Endonezya'da veya Japonya'da sık sık bir gün içinde birden çok sayıda deprem olmaktadır.Büyük depremler ise daha az görülmektedir.İngiltere yapılan hesaplamalar şu sonucu ortaya çıkarmıştır:
her yıl 3.7 veya daha büyük bir deprem
her 10 ylda bir 4.7 veya daha büyük bir deprem
her yüz yılda bir 5.6 veya daha büyük bir deprem
Dünyadaki depremlerin %90'ı ve büyük depremlerin ise yaklaşık %80'i Pasifik Bölgesi'nde meydana gelmektedir.



Çığ
Çığ, farklı nedenlerden dağdan aşağıya kayan büyük bir kar miktarıdır. Bol kar yağışı olduğunda, taze kar tabakasının alttaki eski tabakayla iyi kaynaşmaması sonucu,Rüzgarın kaldırdığı büyük bir kar kitlesinin aşağı inerek alttaki kar tabakası üzerinde kayması sonucu,Ve bir hayvan veya kayakçının oynak kar tabakasını çiğneyerek harekete geçirmesi sonucu çığ oluşabilir.

Çığın oluşumuna etki eden faktörler
Arazi: Eğim ne kadar fazlaysa, tehlike o kadar büyüktür. Yüzde 30'luk bir eğim çığ oluşumu için yeterlidir. Gölgede kalan sırtlarda çığ tehlikesi, güneş gören yerlere göre daha fazladır.
Taze kar: Taze kar tabakası ne kadar kalınsa, çığ tehlikesi o kadar büyüktür. Kötü hava şartlarından sonra güneşin açtığı ilk gün çok risklidir.

Fırtına: Kar fırtınası olduğunda, kar tanecikleri dönerek uçuşur ve rüzgarsız sırtlarda birikir. Tepe üstlerinde dalga şeklinde birikmiş kar, alttaki sırtta çığ tehlikesini gösterir.
Kar tabakası: Karın tabaka halinde kaydığı yerlerden uzak durmak gerekir. Dipten gelen boğuk sesler de tehlike işaretidir.

Isı: Kar yağışından sonra ısı birden düşerse, yeni kar tabakası alttakine iyi işleyemez. Hava ısındığında da kar gevşer ve tehlike artar. Bu nedenle baharda daha çok çığ olur.

Çığ tipleri
Kopma şeklini esas alan bir kıstasa göre Gevşek Kar Çığı ve Kar Dilimi Çığı olmak üzere iki türe ayrılır. Her birinin karışımı kuru veya ıslak kar ve su içerebilir. Her iki türde de kopma, genellikle kar örtüsünün üste yakın tabakalarında gerçekleştiği için yüzey çığları içinde sınıflandırılırlar.

1. Gevşek Kar Çığı (Loose Snow Avalanche/Lockerschneelawine)Kar örtüsü içindeki zayıf tabaka yüzeyde veya yüzeye yakın bir yerde oluştuğunda gevşek kar çığı meydana gelir. Kar örtüsü tek bir noktadan kopar, ufak kar döküntüleri saçarak yuvarlanmaya başlar. Yuvarlandıkça daha fazla kar toplar ve bir üçgene benzer biçimde aşağı doğru genişler. Gevşek kar çığlarına doğada çok sık rastlanır. Genellikle çok fazla kar içermezler. Büyük ölçüde can ve mal kaybına neden olacak kadar tehdit oluşturmazlar.

2. Kar Dilimi Çığı (Snow Slab Avalanche/Schneebrettlawine)
Zayıf kar tabakası, güçlü bir tabakanın hemen altında oluştuğunda kar dilimi çığları meydana gelir. Kar örtüsü bir çizgi boyunca tek birim halinde kopar. Kütle halindeki kar, kütüphane rafında duran kitapların aniden yere boşalması gibi dökülür, çatlayarak kırılır ve kar dilimleri şeklinde yamaçtan aşağı kayar.